Satılan Mal Geri Alınır

Erdinç Gönenç

Alsancak’ta, araba altında kaldığımda, beş yaşlarında olmalıyım…

Dört atın çektiği, meyan kökü taşıyan, kocaman bir araba. Atlar sakındılar, çiğnemediler, tekerlekler de üstümden geçmedi; komşular durdurmuş arabacıyı…

Çamaşır sodası ve çivit almaya gidiyordum: Anneannemin sözünü dinlemeyip salı günü çamaşır yıkamaya kalkmıştı annem. Sah günü çamaşır yıkarsan, işte böyle olur.

Bir daha salı günleri çamaşır yıkamadı annem…

Ölümden döndüğüm, o gün bakkala ilk kez gitmekteydim ve ben bugün, beni altına alan arabadan çok, yine de gittiğim, bakkal dükkanını anımsamaktaydım; İçinde, yok-yok, karman-çorman, loş bir dükkan.

Gözüm alıştığında, ilk gördüğüm bir poster olmuştu: Yanyana iki adam resmi, biri ense kulak yerinde, şişman; diğeri ise sanki verem hastası, kapısı açık kasasının içinde fareler cirit atıyor. Kasasından para taşan şişmanın tanıtım yazısı; “Peşin Satan”.

Diğerinin üzerinde ise; elbette şöyle yazıyor: “Veresiye Satan”…

Başka bir duvardaki tablo üzerinde ise, “Satılan Mal Geri Alınmaz” yazılmış, özene bezene.

Beş yaşında iken, bu tür büyük harfle yazılmış yazıları, sökmeye başlamıştım ve yollarda gördüğüm tüm yazıları da okumaya çalışırdım. Sanki bir mani…

Sonraları, o dükkana çokça gittim; anason şekeri ve meyan balı olmak için. Tabii hep peşin parayla.
“Veresiye Satan - Peşin Satan” tabloları ortalıktan kalkalı çok oldu. Şimdilerde, kitaplar bile taksitle satılıyor. Kasa doldurmanın yolu taksitli satışlardan geçiyor. Mümkün müdür, buzdopları, bulaşık makinaları, TV’leri peşin satmak? Pre-kapitalizm’in tutucu sloganı, çağdaş kapitalizmin kampanyalarına yenildi.

İyi de oldu elbette…

Pre Kapitalizm’in öteki tutucu sloganı, “Satılan Mal Geri Alınmaz” kimi iş yerlerinde hala baş köşede, çoğu iş yerinde ise yazılmasa da uygulama, bu yönde…

Oysaki adı üzerinde tutucu bir slogan. Güvence sağlamıyor ama gelişmeyi engelliyor. çağdaş kapitalizm, sattığı malı geri aldıkça batmıyor, gelişiyor tam tersine…

Ülkemizde de sonunda, tüketici hakları, önemli ölçüde, güvence altına alındı. Uygulama Eylül’de başlayacak.

Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, tek cümle ile özetlemek gerekirse, “satılan mal geri alınmaz” devrini kapatıp, “satılan mal geri alınır” devrini başlatıyor.

Kimi iş-insanı arkadaşım korkuya kapılmış ve soruyor: “Peki bizi kim koruyacak, kimi kötü niyetli tüketiciye karşı?

Geçen gün bir kadına ayakkabı satmıştım, tam beş kez değiştirdi.”

Oysa ki bizim Yasa’mız, nedensiz değişikliğe izin vermiyor. “Ayıplı mal” kavramı geliştirilmiş ve sağlam diye sattığınız mal, kusurlu ise arızalı ise değiştireceksiniz.

Üstelik, değiştirme aşamasına kadar yapılacak işler de var, onarabilirsiniz örneğin. Ayıplı malınızı, ayıplı olduğunu açıkça belirterek de satabilirsiniz ayrıca.

Bir de benim bildiğim gerçek demokrasilerde, güçsüzler korunur yasalarla. Zaten güçlü olanı, güçsüze karşı bir de yasa ile korumanın anlamı ne?

Tüketici bilinçlenmezse, tüketici örgütlenmezse, en iyi yasalar bile işe yaramaz. Yasa’mız, örgütlenmeyi özendiriyor. Biz görevliler de üreticiyi bilinçlendirme yolunda, elimizden geleni yapmaktayız…

Ben çocukluk anılarımı çok severim. Pek iyi olmayanlarını bile….

Ama ben, şişman adam-zayıf adam posterlerini yitirmiş olduğumuz için üzülmüyorum.

Eylül’de bir anım daha yok olacak.

Eylül’den itibaren artık Türkiye’de, satılan mal, geri alınacak…

Yeni Asır, 14.7.1995

Batıl’dan Emsal Olmaz

Erdinç Gönenç

Şimdi artık, imbat rüzgarı sokak aralarında dolaşmıyor… Şimdi artık; İzmir’in sokakları deniz kokmuyor, yosun kokmuyor…”

Çünkü bütün sahili, boydan boya apartman duvarı ile ördük.

O güzelim sakız biçimi evleri yıktık. Karşıyaka’nın, palmiyelerle hurma ağaçları ile örtülü bahçelerini yok ettik.

“Onların yerlerinde şimdi, Çin Seddi’nden farksız, bir apartman duvarı yükseliyor..” diye yazmışım, 17 Aralık 1989 günü yayınlanan bir yazımda.

Bu yazımda, kişi olarak kimseyi suçlamamıştım elbette. O tarihlerde, çevre bilinci uyanmıştı bile. Gelişmiş batı, balinaları fokları katlederken, biz de bir körfezi öldürmekteydik.

Deniz pislik tutmaz sanır, yavaş yavaş çoğalmaya başlayan lağım atıkları arasında, yüzmeyi sürdürüdük.

Bir de müthiş birşeyi keşfetmiştik, hayretle. Bu keşfettiğimiz ranttı, özellikle arsa rantı ilk olarak. Yalı’da bile oturuyor olsan, sakız biçimi bir evin içinde, çoğunlukla mütevazi bir yaşam sürerken, bir de bakmışsın, köşeyi dönmüşsün. Tek bir ev yerine, dört beş daire…

Yahya duvar örmekte olduğumuz yıllarda, benim çocukluğumda yani, apartmanda yaşamak, ayrıcalık sayılırdı. Ben de büyüyünce bir apatman sahibi olmayı düşlemiştim doğallıkla:

Giriş kapısı siyah mermerden, antre zemini halı, duvarları ayna kaplı. İstanbul’a gidişlerimden birinde, benzerini görmüştüm herhalde…

Yakın zamanlara kadar sürdü, apartmanda yaşamak tutkusu. Avare Mustafa filmini hatırlayın: gecekondu yaşamı ile apatman yaşamı arasındaki çelişki değil miydi filmde yaşanan?

Şimdilerde artık; yoksulların yaşam biçimi olmaya başladı, apartman yaşamı. Parası olan, yüzme havuzlu villasına kaçıyor son doğanın koynuna. Restore edilmiş, eski yapılarda yaşamak da revaçta. İşte ben bu modayı pek tutuyorum…

“Çin Şeddi” benzetmesi, çokça kullanılıyor İzmir’de… Sağlıksız kentleşmeyi, çirkin yapılaşmayı, doğaya ve insana ihaneti tanımlamak için kullanılıyor. Belki, Çin Seddi’ne haksızlık ediyoruz ama, bu müthiş anıt bile, sadece yerinde güzel…

İzmir’in içinde güzelim sahillerimizde istemiyoruz yani.

Oysa ki; Çin Şeddi deyimi, “batılı emsal” olsun diye kullananlar da çıkmıyor değil zaman zaman. “Madem ki daha önce yapılmış, bir de ben yapsam ne çıkar” mantığı ile…

Kimileri ise; Çin Şeddi deyimini kullanmıyor, ama mantık aynı. Daha önce, tarım arazisine bir fabrika kurulmuş ya, aradan uzun yıllar geçmiş bile olsa, onu emsal gösterip, yanı başındaki pamuk tarlasına bir tane de o kuracak.

Tarım arazilerinin korunması, Anayasa’nm emir hükmüymüş ne gam, nasıl olsa yanıbaşmda kötü örnek hazır.

Çoğu kez, hukuku iyi bellemesi gerekenler bile, bu tuzağa düşüyor. Böyle yükseliyor, imar planlarına aykırı çok katlı binalar… Böyle yok oluyor, tarım arazileri.

Aynı mantıkla izin verseniz, birbirlerini örnek göstere göstere, Torbalı’dan Karabağlar’a dayanacak, mermer atelyeleri-fabrikalar…

“Batıldan Emsal Olmaz”

Kötü örnek, örnek değildir yani…

Eminim, hukukla ilgili herkes bilir bunu. Çünkü; bir temel ilkedir hukukta. Eminim bilirler, unutmuşlardır olsa olsa.

Alsancak Yahsı’na, Karşıyaka’ya, Güzelyalı’ya, Çin Şeddi kurarken büyüklerimiz mazeretleri vardı; çevre bilinci, uyanmamıştı henüz. “Sağlıklı kentleşme” falan da konuşulmazdı.

Bizimse mazeretimiz yoktur. Biz yaşayarak öğrendik, sağlıksız kentlerin doğaya neler ettiğini. Körfezler nasıl ölür, nasıl tükenir canlı türleri, gördük.

Bizim mazeretimiz yoktur artık, yine de yaparsak, Taamüden olur…

Yeni Asır, 8 Mayıs 1995

Sosyalist Ekonomiler ve Hizmet Sektörü

Erdinç Gönenç

Sosyalist ekonomik modelin, yakın zamanlara kadar, özellikle Sovyetler Birliği’nde çok önemli başarılar kazanmış olduğu yadsınamaz. Sosyalizm, geri kalmış bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliği’ni, gelişmiş bir sanayi toplumuna dönüştürmüştür.

Sosyalizm, açlığı ve dilenciliği ortadan kaldırmış, Orta Asya steplerinde bile görkemli kentler kurmuştur.

Nükleer teknolojide, uzay teknolojisinde Sovyetler Birliği, zaman zaman Batı teknolojilerini geride bırakmıştır.

Sosyalist ülkelerin, sanatta ve sporda ulaşmış oldukları üstün düzeyi de unutmamak gerekir.

Tıkanmanın nedenleri:

O halde, sosyalist ülkelerin yaşamakta oldukları, bence çöküş değil, ama tıkanmanın nedenleri nedir?

Sosyalist ideoloji, aşırı tüketime ve de özellikle lüks tüketime her zaman karşı çıkmıştır. Kalkınmanın ve eşitlikçi bir toplum yaratmanın zorunlu bir gereğiydi bu… Bu nedenle, toplumun tüketim gereksinimi, nicel (sayısal) olarak karşılanmış, ama nitelikte ve tüketimi çeşitlendirmede belirli bir düzeyin de altında kalınmıştır.

Seksenli yıllara kadar bu durumun önemli bir sorun yarattığı söylenemez. Ancak son on yılda kitle iletim araçları teknolojisindeki sınır tanımayan, duvar tanımayan olağanüstü gelişme her şeyi değiştirmiştir.

Artık bütün dünya halkları gibi sosyalist ülke halkları da televizyon ekranlarından öğrendikleri, Amerikan tipi tüketim toplumuna özenmektedir. Toplumun tüketim istemlerini, baskıcı yönetimlerle engelleme olanağı da artık kalmamıştır. Çünkü sosyalist ülke halkları, bireye de önem veren, özgürlükçü Batı Avrupa demokrasilerini de öğrenmişlerdir.

Buna karşılık sosyalist yönetimler, bırakınız üretimi çelişlendirmeyi ve niteliğini yükseltmeyi, tüketim gereksinimini nicel olarak karşılamayı bile başaramaz duruma düşmüşlerdir. Bu durum, son yıllarda zaten ağır aksak çalışmakta olan üretim düzeneğinin (mekanizmasının) felç olduğunu göstermektedir.

Çelişki:

Sosyalist üretim düzeneklerinin içine düştüğü bu durumun, kuşkusuz birçok nedeni vardır. Ancak ben bu yazımda bunlardan kendimce önemli gördüğüm bir tanesi üzerinde durmak istiyorum.

Teknolojik gelişme ile nüfus artışı arasındaki çelişki!

Dünya nüfusundaki hızlı artış, giderek artan sayıda insana iş olanağı yaratılmasını gerektirmektedir. Oysa teknolojik gelişme tarımda ve sanayide emek gereksinimini azaltıcı yöndedir. Bu çelişkiye bir çözüm bulunamadığı takdirde işsizliğin çığ gibi büyüyeceğine kuşku yoktur.

Çelişkinin çözümü teknolojik gelişmeden vazgeçmek olamaz.

İşsizliğe geçici bir çözüm için, belirli dönemlerde ve sınırlı sektörlerde emek-yoğun teknoloji kullanımı önerilebilir, ama ileri teknoloji kullanımından bütünüyle vazgeçilmesi söz konusu bile edilemez.

O halde ne yapmalı?

Kapitalist ekonomiler, bu çelişkiyi, bugün için hizmet sektörünü geliştirerek çözmüştür.

“Bugün için” diyorum; çünkü özellikle bilgisayar teknolojisindeki gelişme, hizmet sektöründeki emek kullanımını da tehdit etmektedir. Yine de bugün, hemen hemen tüm kapitalist ekonomilerde, en çok emek kullanan sektör, hizmet sektörüdür ve ulusal gelirin en büyük dilimi bu sektörde yaratılmaktadır.

Ülkemize şöyle bir bakalım:

Her apartmanın altında bir bakkal dükkanı yok mu? Her mahallede hemen her bankanın bir şubesi bulunmuyor mu?

Ya işhanlarımız! Kiminde yirmi-otuz avukat bürosu, kiminde bir o kadar muhasebeci…

Kahvehanelerimiz, pastanelerimiz, işportacı esnafımız.

Yeni yeni başlamış olmalı, ama yakın zamana değin bunların hiçbirini, sosyalist ekonomilerde göremezdiniz.

Çünkü sosyalist ideoloji, hizmet sektörünü, artı değer yaratmayan bir sektör olarak değerlendirmiş ve geliştirmek bir yana aşağılamıştır.

Ancak sosyalist ahlak anlayışı açısından doğru sayılabilecek bu tutum, sosyalist ekonomilerin bugün yaşamakta olduğu tıkanıklığın da temel nedenlerinden birini oluşturmuştur.

Bir ekonominin başarısı, çalışmak isteyen herkese iş bulabilmesiyle ölçülür. Bu kural, tüm ekonomiler gibi sosyalist ekonomiler için de geçerlidir. O halde, hizmet sektörünü geliştirmemiş sosyalist ekonomi artan nüfusuna nasıl iş bulmalıydı?

Bunun için iki şey yapılmıştır. Ya bazı sektörlerde ileri teknoloji yerine emek yoğun geri teknoloji kullanımı sürdürülmüş ya da işletmelere gereğinden çok fazla işçi alınmıştır.

Her iki seçeneğin sonucu da emeğin veriminin düşmesidir.

Böylece kendi iç çelişkileri nedeniyle yıkılacağı varsayılan kapitalist düzen yerine nüfus artışı ile teknolojik gelişme arasındaki çelişkiyi çözemeyen sosyalist yönetimler yıkılmıştır.

Bu görüşler, benim değer hükümlerini değil, saptamalarını ortaya koymaktadır. Hizmet sektörünü büyütmeyi, özellikle sağlıksız büyütmeyi bir çözüm olarak önermek düşüncesinde değilim.

Aslında teknolojik gelişme, emeğin verimini yükselterek insana giderek daha kısa sürede, giderek daha çok üretim yapabilme olanağı verir.

Bu nedenle de; nüfus artışı ile teknolojik gelişme arasındaki çelişkide, en hakça çözüm çalışma saatlerini de teknolojik gelişme oranında azaltarak, insana bedenini ve beynini daha iyi geliştirebilmesi için daha çok zaman sağlamasıdır.

Cumhuriyet, 17 Kasım 1991

Kalkınma Sürecinde Tarımın Yeri

Erdinç Gönenç

Azgelişmişlik

Bilindiği üzere, Dünya ülkeleri arasında, zenginlik düzeyleri açısından, önemli farklılıklar vardır. Bu ülkelerden zengin olanlarına gelişmiş, fakir olanlarına ise azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler, denilmektedir.

Böylelikle de; fakir ülkelerin zengin ülkelere yetişmek, yani kalkınmak gibi bir sorunları olduğu belirtilmektedir.

Azgelişmişlik, mutlak değil, nisbi bir kavramdır. Ülkeler arasında, önemli zenginlik farklılıkları olmasa azgelişmişlik diye bir kavram olmazdı.

Gerçekten bundan 100 yıl önce, bugünün ülkeleri, bugünün bazı gelişmekte olan ülkelerinden bile, daha geri bir düzeyde oldukları halde, bu ülkelerde, az gelişmişlikten ve kalkınma gereğinden, söz edildiğine rastlanmamaktadır.

Kalkınma nedir?

Kalkmmış-geri kalmış ülke ayrımında;
-başlıca sektörlerin milli gelirdeki payları,
-çalışan nüfusun başlıca sektörlere dağılımı,
-şehirleşme oranı,
-çeşitli malların fert başına tüketim miktarı gibi ölçüler de kullanılmakla beraber en çok kullanılan ölçü, fert başına düşen milli gelir, ölçüsüdür.

Dolayısıyla, kalkınmayı da fert basma düşen milli gelirin devamlı ve reel olarak artması, biçiminde tanımlamak, yanlış olmaz.

Kalkınmada, tarıma öncelik verilmesini savunan görüşler de bulunmakla beraber, genel olarak kalkınma ile sanayileşme kavramları, eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Bunun başlıca nedenleri, sanayi sektöründe iş sahası yaratma olanaklarının sınırsız oluşu ile dünya ticaretinde, ticaret hadlerinin, devamlı olarak sanayi ürünleri lehine, tarım ürünleri aleyhine değişmesidir.

Kalkınma ile sanayileşme kavramlarının eş anlamda olduğunu söylerken, kuşkusuz ki, tarımsal gelişmeden vazgeçilmesini kastetmiyoruz. Tam aksine, aşağıda belirteceğimiz üzere, tarımsal gelişme, sanayileşmenin rakibi değil, ön koşuludur.

Esasen, bugünün gelişmiş ekonomileri sanayi devrimlerini başarmadan önce, bir tarım devrimi aşamasından geçmişlerdir. Başka bir deyişle, ekonomik kalkınmada tarım sektörü, diğer sektörlerin gelişmesinden önce kalkınmış ve ikinci ve üçüncü sektörlerin gelişmesinde, yardımcı olmuştur. Tarım sektöründe kaydedilen bu gelişme, toprak reformları ile başlamış ve önce ekstantif tarım, sonra modern ve makinalaşmış entansif tarım şeklinde, kendini göstermiştir.

Kalkınma Sürecinde Tarımın Yeri

Kalkınma, bir sermaye birikimi sürecidir. Ülke nüfusunun bir bölümünün sermaye birikimi işlerinde çalışabilmesi için, bunların cari tüketim gereksinimlerinin nüfusun geri kalan kısmı tarafından karşılanması gerekir.

Geri kalmış ülkelerde, tüketim mallarının en önemli bölümünü, gıda maddeleri oluşturduğundan tarım sektörünün, kalkınmada özel bir önemi ve rolü bulunmaktadır.

Gerçekten, insanlar ancak tüketmek zorunda oldukları gıda maddeleri, başkaları tarafından üretildiği ölçüde, yatırım işlerinde çalışabilirler.

Bu olanak da tarım sektöründe, adam başına verimin arttırılması ile sağlanabilir.

Örneğin, tarım sektöründe çalışan bir kişi, üretimi ile kendisinden başka, bir kişiyi daha besleyecek kadar üretim yapabiliyorsa, o ülkede nüfusun yarısı tarım dışı sektörlerde ve bu arada yatırım işlerinde çalışabilecek demektir.

Dolayısıyla, sermaye birikiminin en önemli kaynağının, tarımsal ve verim artışı daha doğrusu bunun sağladığı tarımsal artık olduğu söylenebilir.

Tarım sektörünün, iktisadi kalkınmadaki diğer fonksiyonları da şöyle sıralanabilir;

1) Sanayi sektörü, üretimde bulunabilmek için hammaddeye gereksinim duyacaktır. Kalkınma süreci içinde, giderek artacak olan bu gereksinimi, karşılayacak olan sektör önemli ölçüde tarım sektörüdür.

2) Azgelişmiş ekonomilerde ihracat ürünleri geniş ölçüde gıda maddeleri ile hammaddelerden oluşmaktadır. Dolayısıyla yatırım malları ithalatı için gerekli döviz gereksiniminin kaynağını, özellikle başlangıçta, tarım sektörü oluşturacaktır.

3) Ekonomik kalkınma, bir açıdan fabrikalarda işçi çalıştırmak demektir. Dolayısıyla sanayileşmeye paralel olarak, gelişen sektörlere işgücü sağlamak önemli bir sorundur.

Sanayi sektörünün işgücü kaynağını da yine tarım sektörü oluşturacaktır. Bunun için yukarıda da belirttiğimiz gibi, tarım sektöründe, verimliliğin arttırılması gerekmektedir.

4) Az gelişmiş ekonomilerde, toplam tasarrufların azlığı kadar mevcut tasarrufların yatırımlara gitmeyişi de önemlidir.

Bunun önemli bir nedeni, talep darlığıdır. Tarım sektörünün geliştirilmesi halinde, bu sektörde, sanayi ürünlerine karşı bir talep yaratılarak sanayi yatırımlarının arttırılması sağlanabilecektir.

5) Geri kalmış ülkelerde, başlangıçta mevcut tek önemli sektör tarım sektörüdür.

Tarım dışı sektörler, tarihi siyasi, ekonomik ve sosyolojik nedenlerle gelişememişlerdir.

Ekonomik kalkınma, finansmansız gerçekleştiremeyeceğine göre, bu ekonomilerde tarım sektörü, iktisadi kalkınmayı, finanse etmek zorundadır.

Ekonomik kalkınma; bu nedenle de önemli ölçüde tarım sektöründe, prodüktivitenin arttırılmasına ve gelir düzeyinin yükseltilmesine bağlıdır.

Özellikle belirtmek gerekirse, kalkınma süreci, bir anlamda tarım sektöründen sanayi sektörüne kaynak aktarma sürecidir.

Başka bir deyişle, sermaye birikiminin temel kaynağı, tarım sektöründe yaratılan artık değerdir.

Tarım sektöründen, tarım dışı sektörlere kaynak aktarmanın başlıca yöntemleri, şunlar olmuştur

1-Vergilendirme,

2-Tarım ürenleri ile sanayi ürünleri arasındaki ticaret hadlerini, tarım ürünleri aleyhine değiştirmek.

1-Vergilendirme Yöntemi

Tarımın vergilendirilmesinde; özelikle Türkiye gibi, kırsal kesimde, okuma yazma oranının düşük olduğu, küçük işletmelerin egemen bulunduğu geri kalmış ülkelerde tarımın vergilendirilmesi, teorik ve pratik güçlüklerle karşı karşıyadır.

Gerçekten, Cumhuriyet dönemimizde, arazi, hayvanlar ve yol vergisi denemelerine rağmen, tarım sektöründen ciddi bir vergi hasılatı sağlanamamıştır.

Son yıllarda yürürlüğe konan ve tarım ürünlerinin satışı sırasında üreticiden stopaj suretiyle alman vergi ise; hasılat açısından verimli olsa bile son derece adaletsiz bir uygulamadır ve yürürlükten kaldırılmalıdır.
Çünkü bu vergi, kârdan değil satış hasılatından kesildiği için üretici, zararına bile satış yapsa, vergi ödemek zorunda kalmaktadır.

%30 kâr haddine göre yaptığı satışta ise; %7 stopajda, vergi oranı %43 olmaktadır. Oysa, sermaye gelirinden alman verginin oranı %10’dur.

2- Ticaret Hadlerini Kullanma Yöntemi

Türkiye’de tarımdan diğer sektörlere kaynak aktarımı için temelde, tarım ürünleri fiyatlarını sanayi ürünleri fiyatlarına göre düşük tutmak, yöntemi kullanılmıştır.

1980 öncesinde, tarım ürünleri fiyatları, sanayi ürünleri fiyatlarına göre, düşük tutulmakla birlikte, aralarındaki oran yani ticaret hadleri, az çok istikrarını korumuştur.

1980 sonrasında ise; bu denge çılgınca bozulmuştur.

Örneğin 1980-1986 döneminde tarımsal üretim girdi fiyatları, 22 kattan başlayıp 35 ila 60 kat arttırılırken ürün fiyatlarındaki artış, en çok 17 ve ortalama 13 kat olmuştur.

Dolar bazında işçi tarımsal ürün fiyatları düşürülmüştür. Örneğin, 1980 yılında 106 cent olan pamuk fiyatı, 1986 yılında 42 cente, 3.5 Dolar olan zeytinyağı fiyatı ise, 1 Doların altına indirilmiştir.

1986-1987 döneminde, durum daha da kötüdür.

İşin ilginç yanı, sağ iktidarlar tarafından, tarımın örgütlü ve düzenli biçimde sömürülmesi için üretici köylünün biricik demokratik-ekonomik örgütü olan kooperatiflerin, özellikle tarım satış kooperatiflerinin kullanılmış olmasıdır.

Sağ iktidarlar yönetimindeki tarım satış kooperatifleri; ihracatçının ve tüccarın istekleri doğrultusunda belirlenen, düşün taban fiyatları üzerinden aldıkları ürünü, işleyip depoladıktan sonra, bedelini bile almadan, teminat mektubu karşılığı tüccara vermişler, onları alım-depolama ve işletme giderleri ile stoklama gider ve risklerinden koruyarak, büyük karlar sağlamalarına, yardımcı olmuşlardır. Biz buna “kooperatiflerin özel sektörün depoculuğu görevi” diyoruz.

Tarımdan sanayiye kaynak aktarımı işlemi söz konusu hangi yöntemle yapılırsa yapılsın sonuçta tarım dışı sektörler, tarım sektörünü sömürmüş olacaktır.

Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi kalkınmanın da tarımdan sanayiye kaynak aktarmaktan başka yolu yoktur.

Burada, üzerinde önemle durulması gereken nokta; tarım sektörünün diğer sektörler tarafından sömürülmesi olayının, zorunlu olarak, üretici köylünün de sömürülmesi, anlamına gelmeyebileceğidir.

Başka bir deyişle, tarımdan sanayiye kaynak aktarma işlemini, üretici köylüyü sömürmeden de gerçekleştirmek mümkündür.

Bunun yolu; SİVİL TOPLUM örgütlenmesinden yani ekonominin de demokratikleştirilmesinden geçmektedir.

Ekonominin demokratikleşmesi, üretim araçları mülkiyetinin yaygınlaşması ve fabrikaların devletin ve özel sektörün değil üreticilerin, işçilerin malı olması, üretimin yanında, tüketimin de kooperatifleşmesi demektir.

Üretim ilişkilerinin özüne dokunmayan, bir devletçilik anlayışı, devlet kapitalizminden başka birşey değildir.

Devletin ekonomide güçlenmesi, özellikle sağ yönetimler döneminde, kapitalizmin de güçlenmesi ve emekçi yığınların daha fazla ezilmesi sonucunu vermektedir.

Bu nedenle, sosyal demokratlar devletçiliği değil, üretim araçları mülkiyetinin yaygınlaştırılmasını, ekonominin demokratikleştirilmesini, yani SİVİL TOPLUM örgütlenmesini savunmak, başka bir deyişle, sömürü düzenine karşıtlıklarını sivil toplum örgütlenmesi ile somutlaştırmak durumundadır.

Sivil toplum örgütlenmesinin en önemli bir aracı tarımsal amaçlı demokratik üretim kooperifçiliğidir.

Üretici köylünün sömürülmesini gerektirmeyen bir sanayileşme için, herşeyden önce, tüm üreticiler demokratik üretim kooperatiflerinde örgütlenmelidir.

Devlet yönetici değil, etkin bir denetleyici ve yol gösterici olmalıdır.

Devlet, hangi yörede hangi ürünün ne kadar üretileceğini belirlemek üzere, merkezi bir tarımsal üretim planı hazırlamalıdır.

Devlet emredici değil, yol gösterici ve yönlendirici bu plana uygun olarak yapılan tüm üretimi, sonuna kadar desteklemelidir.

Böyle bir düzende, demokratik üretim kooperatifleri; ÜRET-İŞLET-SAT ilkesi doğrultusunda, ürettikleri tüm ürünü kendileri işleyip, işledikleri tüm ürünü kendileri pazarlamalıdır.

Böylelikle, tarımsal üretim kalkınmanın gereklerine uygun bir düzene kavuşarak artacağı gibi tarımda yaratılan artı değer aracıların değil, üretici köylülerin örgütleri elinde toplanacaktır.

Büyük olasılıkla bir artı değer; öncelikle kooperatiflerin, kendi ürünlerini işleyecekleri, işletmeleri edinmelerinde kullanılacaktır. Örneğin, tütün sektöründeki kooperatif veya birlikler kendi tütünlerini kendileri işlemek üzere, kendi sigara fabrikalarını kuracaklardır.

Daha sonra çeşitli kooperatif birlikleri, kullandıkları traktörü, gübreyi, tarım ilaçlarını üretmek üzere, biraraya gelip, sanayi yatırımlarına da girişebileceklerdir.

Aynı oluşumun, tarım dışı sanayi yatırımları konusunda gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur. O halde, son bir aşama olarak, üretim ve tüketim kooperatif birlikleri ile işçi sendikalarının birleşerek ellerinde biriken fonları, ağır sanayi yatırımlarını gerçekleştirmek için kullanmaları neden mümkün olmasın?

Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Mayıs 1991

Memur Olmak

Erdinç Gönenç

Pekçok memur gibi, ben de memur doğdum dersem yeridir. Babam da memurdu. Annem, mavi üniforması içinde görür görmez tutulmuş O’na.

Devlet maaş vermezse, nasıl para kazanılır, bilmezdim ve de düşünmezdim. Mühendis olmayı düşlerdim ama, yine devlete çalışıp; yollar, köprüler yapayım diye. Yoksa köşe dönmek için değil…

Zaten o yıllarda çevremizde bir memurlar vardı, bir de tütün işçisi kızlar ve de esnaf. Sahi bir “Yüzbinlikler” denen bir aile vardı, zengin olarak. Teyyare piyangosundan yüzbin lira kazanmışlar, adları öyle kalmış.

Ben, reşit olmadan memur oldum sayılır. Mülkiye’nin giriş sınavını burslu kazandığımda 17 yaşındaydım.

Burs 125 liraydı, sonra 150, en sonunda 250 lira oldu. Yeterdi. Tatillerde, bankaya kırdırıp eve para götürdüğümüz bile olurdu.

Harbiye, Mülkiye, Tıbbiye… Modern Türk Devleti’nin temelinde, bu okullarımız var. Bahri Savcı’dan Yavuz Abadan’dan Sadun Aren’den ve daha nicelerinden öğrendik; ekonomiyi, siyaset bilimini ve hukuku. Devlete dürüstçe hizmet etmenin, halka hizmet olduğunu, ülkeye hizmet olduğunu öğrendik.

21 yaşında mezun olup, memuriyete başladığımda, Maliye Bakanlığı Ulus’taki eski binasındaydı. Loş ışıklar altında, yıpranmış ama tertemiz kırmızı halıların üzerinde yürür, müsteşarın veya genel sekreterin odasına, kocaman ceviz kapıdan girerdiniz. “Pat” diye de giremezdiniz. Ama bir şube müdürü bile yasaya aykırılık iddiasıyla direndiğinde, eğer haklıysa, onun dediği olurdu. Görevden almalar, sürgünler yoktu.

Gençliğimde ödümü kopartan, Kara Ziyaları (Müezzinoğlu), Ferit Melen’leri, Memduh Aytür’leri şimdi saygı ile anımsıyorum…

Hazine ve Kambiyo Kontrolörü olarak göreve başladığımda, başkanımız Teoman Köprülüler’di. Önce, kırmızı bir kese içinde bir mühür verdi. Sonra, kimlik cüzdanımı ve bir de çek karnesi. Müfettişler, kontrolörler, kendi maaşlarını kendileri hesaplayıp, mal müdürlüklerinden çek ile çekerlerdi. Özellikle merkez dışında başın sıkıştıkça, borç falan istemek zorunda kalmayasm diye, maaştan fazla para çekmek serbestti.

“Serbest ama çekmezsen daha iyi olur” demişti, çek karnesini verirken Sayın Köprülüler. Biz de çekmez, hep devletten alacaklı olurduk. Çay-kahve bile içmezdik, denetim için gittiğimiz yerlerde.

Bir maliye müfettişi, bir hesap uzmanı, memuriyetten ayrılıp önceden denetlediği bir özel sektör kuruluşuna geçerse, hoş karşılanmaz, dedikodusu yapılırdı.

Denetim kurulları, bir yandan görevini yürütürken, bir yandan da elemanlarını lisans üstü eğitim kurumlarıymış gibi eğitir ve üst düzey görevlere hazırlardı. Genel müdür yardımcıları genellikle iyi yetişmiş bir müfettiş veya uzmanlardan seçilirdi. genel müdürler, genel müdür yardımcıları arasından atanır, genel müdürlük yapmayan müsteşar olamazdı. En yüksek dereceden alsan bile, memur maaşı ile köşe dönülmezdi. Dönülmemeli de. Köşe dönmek isteyenin, memuriyetle işi ne?.. Memura, insanca yaşayabilmek yeter. Köşeyi dönmeden de insanca yaşayabilmeli insan. Maaş, insanca yaşamaya yetmeli.

Tüm Dünya, bürokrasiden yakınır. Çoğu kez haklıdır yakınmalar. Bürokrasi, kötüdür kötü olmasına da yerine konacak birşey de bulunamadı. Bulmadan kaldırmaya kalktığınızda ise, çok daha kötüdür ortaya çıkan.

Bir de nedense, hep atanmışlar akla gelir “bürokrasi” dendiğinde. Peki ya TBMM’nin iç işleyişindeki bürokrasiye ne demeli? Atanmışlar maaş alıyor da seçilmişlerin aldıkları nedir? Mümkün müdür, tüm kamu görevlerini seçilmişler eliyle yürütmek?

Annem, şimdilerde yaşayan bir genç kız olsaydı, babama yine varır mıydı, bilemem? Ama ben yeniden seçmek durumunda olsaydım, yine seçerdim memuriyeti. Hem belki de bu Ocakta yapılacak zam, bir palto almaya bile yeter…

Hürriyet Ege, 1 Aralık 1994

İzmir’im

Erdinç Gönenç

Demokratik örgütler, belki beylik söylem olacak ama, “demokrasinin, vazgeçilmez bir unsurudur.”

Geçmişte, demokratik örgüt dendi miydi akla; sadece, dernekler, sendikalar gelirdi. Bir de mimar-mühendis odaları…

Şimdilerde artık; sanayi odaları, ticaret odaları ve esnaf odaları da demokratik örgüt. Üstelik çok güçlü birer baskı grubu. Doğrusu da bu. Bir de memur sendikaları olsa…

Ben, 1970’li yılların sonunda EBSO Meclis üyesi olarak görev yapmıştım. Sonraları, çok uzak kaldım. 1992 Mayıs’mdan bu yana, yeniden ilişki kurduğumda, çok değişmiş ve gelişmiş olduklarını gördüm. Başta siyasi partiler olmak üzere, pek çok demokratik örgütü aşmışlar.

Kanımca, bir meslek odasının, demokratik örgüt niteliği kazanmasının temel koşulu, sadece üyelerinin değil, tüm toplumun ortak çıkarlarını, kendi üyelerininki ile çelişse bile savunabilmesidir.

Bizim, bir İhtilaf, bir de İtiraz Komisyonumuz var. Esnaf ve Sanatkar Odaları Birliği, İzmir Ticaret Odası ve gerektiğinde EBSO temsilcileri ile birlikte görev yapıyoruz. Bu çalışmalarımızda, somut olarak gözlüyorum, meslek odalarımızın, söz konusu düzeye ulaştığını…

Meslek odalarımız artık, vergi toplanmasından yana. Tüketici haklarını savunuyor, doğaya sahip çıkıyor.

Ege Bölgesi Sanayi Odası, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile birlikte, organize sanayi bölgeleri kurmaya çabalıyor. Organize Sanayi Bölgeleri ve küçük sanayi siteleri dışında sanayileşmeye birlikte karşı çıkıyoruz. Ticaret Oda’mız, “satılan mal geri alınmaz” ibaresi yerine, “satılan mal geri alınır” ibaresi istiyor işyerlerinde…

Katıldığım aylık meclis toplantılarında; Maliye Bakanlarının, bütçe sunuş konuşmaları düzeyinde konuşmalar izliyorum.
Peki öyleyse, neden geri kaldı, benim İzmir’im, Ege’m? Sanayi ve Ticaret Bakanı’mız, geçenlerde Oda ziyaretlerinde, Ege’yi çok geri kalmış olduğunu söylerken, gerçeği ortaya koymuyor muydu?

Bizler yeterince gelişememizden, siyasileri sorumlu tutarız. Haksız da sayılmayız yani…

Ya bizim sorumluluğumuz?

Aydınlı pamukçumuz, Akşehirli üzümcümüz, Kordon’da apartman satın almayı, fabrika kurmaya yeğlemedi mi?

Güzelim İmbatı, duvarların arasına tutsak ettik. Bir Alsancak yalısına çarpar, bir Karşıyaka yalısına. Bir türlü ulaşamaz, sokak aralarındaki çocukların saçlarına…

Kordon lokantaları, öğlenden doluyor. Çipuranın yanma, rakı çok yakışır. Ama iki duble bile içsen, öğleden sonra, hayır mı gelir insandan?

Kimimiz hergün gider geliriz yazın Çeşme’ye: “Sabahları İzmir’e giderken, alnı kabağımda güneş.”

Kimimiz ise, sadece hafta sonları gideriz, çoluk çocuğumuzu görmeye.

Kimimiz…

Öylesine severiz ki Çeşme’yi; İzmir-Ankara yolu, sırat köprüsü gibi dururken, otoyol döşedik, serin sularına…

İTO Haber, Eylül 1994, Sayı 68

Karadenizli Trolcüler

Erdinç Gönenç

Maliye’de görevliyken, bir kaç kere Karadeniz turnesine gittim.

Her seferinde üç-dört ay kalmıştım.

Daha sonra, Karadeniz Bakır İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olarak da bir çok kez yine gittim.

Samsun-Sarp arasını, karış karış bilirim. Ne yeşil, ne güzel bir kıyı şerididir.

Sarp’taki köprüden Sovyet topraklarını ilk kez gördüğümde, bayağı heyecanlanmıştım.

Karadeniz deyince akla ilk gelen hamsidir kuşkusuz. Bir de mısır ekmeği..

Hamsiden yapılmış birçok yiyecek tattım. Bence en güzeli, “hamsi kuşudur”.

Bir de daha çok Ordu’da yediğim, iri istavritler, ilk gördüğümde palamut sanmıştım.

Şimdilerde Karadeniz’de, kalkandan sonra hamsinin de kökü kurudu..

Pek çok balıkçı ailesi perişan.

Kimileri teknesini Van gölüne götürüyor, kimileri İzmir’e..

Temel neden, deniz kirliliği kuşkusuz. Baş sorumlusu da efsanevi Tuna yoluyla, uygar Avrupa..

Peki ama; “Trolcü Temel Reis’in” hiç mi suçu yok, artık “hamsi kuşu” yiyemeyişimizde?

Gazetelerde okudum; İzmir Körfezi’ne üşüşen, Karadenizli trolçüler, dibi tarayarak, yavru demeden yumurta demeden balık avhyorlarmış.

Sahil güvenlik botlarını görünce milyonlarca lira değerindeki ağlarını kesip, kaçmışlar. Ne de olsa, üç yıla kadar hapis var ucunda.

Ağlara yazık da Körfez’imize yazık değil mi?

“Uy Karadeniz’de hamsiyu tücettiniz da, sıra Çörfez’a mı celdu da?”

Ey Karadenizli trolcüler, Körfez’imizi biz İzmirliler, yeterince öldüremedik de, siz yardıma mı geldiniz?

Yazılarımda, balıktan çokça söz ettiğimin farkındayım elbet..

Buna bakıp beni boğazına düşkün sananlar da olabilir kuşkusuz.

Hayır boğazıma düşkün değilim. balık severim de, yemesem de olur..

Balık benim için “denizin” simgesidir.

Bol balık çeşit çeşit balık, yaşayan denizin kanıtıdır.

Yaşam denizlerde başladı.

Yaşamın tam kendisidir, Deniz.

Cumhuriyet, 5 Haziran 1991

Enflasyona Karşı Çareler

Erdinç Gönenç

Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi, hiç kuşkusuz enflasyondur. Sadece emekçi yığınların belini bükmekle kalmayıp, bugün artık ekonomimizi de işlemez duruma getiren enflasyonu, bir kaza, bilinçsiz-tutarsız politikaların eseri bir yanlışlık gibi görürsek, çözüme olanak yoktur.

Enflasyon, 1950’lerden bu yana, egemen güçlerin sermaye birikimini gerçekleştirerek kapitalist yoldan kalkınmak için buldukları, formüldür. Gerçekten, enflasyon nedeniyle ücretlilerin cebinden çıkan satmalma gücü, buharlaşıp yok olmamakta ve fakat bir başkasının, sayıları azalırken servetleri çoğalan başkalarının cebine girmektedir.

Her mahallede bir milyoner yaratma formülüyle veciz biçimde ifade edilen enflasyonist politika, giderek dozunu kaçırmış ve bu gün “Her apartmanda daire sahibi sayısınca milyoner yaratma” boyutuna erişmiştir. Evet, her apartmanda vergi elektrik-su ve ısınma giderlerini ödemekten aciz, çok sayıda milyoner…

Başlangıçta, sermaye birikiminin temel aracı olarak uygulamaya konan enflasyonist politika, büyük ölçüde amacına ulaşıp, sermaye birikimini ve çarpık ve dışa bağımlı da olsa, sanayileşmeyi sağladıktan sonra, bu kez ortaya çıkan tüketim sanayiinin ürünlerinin özellikle dayanıklı tüketim mallarının satışını sağlayacak satmalma gücünün yaratılması için vazgeçilmez ekonomik araç niteliği kazanmıştır.

Televizyon, buzdolabı, otomobil gibi dayanıklı tüketim mallarının satılabilmesi için; geri kalmış, yoksul bir ülkenin, kapitalist kalkınma uğruna daha da yoksullaştırmış insanlarına, bunların hiç olmazsa bir bölümüne enflasyon yoluyla satmalına gücü, şırınga edilmiştir.

Halka sağlanan satmalma gücü, sermayenin kârlarından sağlansa, düzeni kutlamak gerekebilirdi. Ama bu işlem kârları daha da artırmak ve sermayeye sermaye katmak üzere yapılıyor ve yasal vergiler bile ödenmeyerek devlet en önemli gelirinden yoksun bırakılıyorsa, artık sadece, kendi kendisini besleyen bir enflasyondan söz edilebilir.

Denilebilir ki, “Yani halkımız televizyon, buzdolabı veya arabadan yoksun mu kalmalıydı?” Elbette kalmamalıydı. Ancak dışa bağımlılığı azalacak yerde çoğalan temel yatırımlarla desteklenmeyen ve dışsatımı aklına getirmeyen bir sanayinin ürettiği ürünleri satmalmak mutluluğuna erenler, elektrik kısıntısından televizyonlarını, yakıtsızlıktan arabalarını, kullanamazlarsa ve bunlara sahip olmak uğruna soğuktan hastalanıp, ilaçsızlıktan kırılırsa ya da hammadde, yedek parça yokluğundan kapanan fabrikalardaki işlerini yitirirlerse hiç şaşırmamalıdırlar.

Yetiştirdikleri Canavardan Korkuyor

Başından beri savunduğumuz tez; enflasyonun, egemen güçler tarafından başlangıçta sermaye birikimini gerçekleştirmek ve daha sonra ise, mevcut düzenin çarklarını çalıştırmak için uyguladıkları, bilinçli bir politika olduğudur.

Ancak bugün enflasyon öylesine hız kazanmıştır ki artık dizginlerin egemen güçlerin elinden de kaçtığı ve onları da tedirgin edecek boyutlara ulaştığı rahatlıkla söylenebilir.

Öyle ki bugün artık çok üretim yapan bir fabrika sahibi değil, bir grev yaratarak hammadde ve mamullerini stok eden fabrikatör karlıdır. Sermaye üretime değil, çok çabuk devredildiği ticarete ya da büyük karlar getiren spekülasyona kaymaktadır. Fiyat mekanizması etkinliğini yitirmiş olup, zam gören bir malın talebi azalacak yerde artmaktadır. Daha önemlisi düzen kendi ürettiğini satamaz duruma gelmiştir. Talep olmadığından değil, satmak yerine satmamanın kârlı olmasından bugün satacak yerde yarın, yarın satacak yer de daha sonra satmanın daha karlı olmasından ötürü.

Artık “Ekonomik bunalım” değil, tam bir “Ekonomik anarşi” olarak adlandırılabilecek bu durumdan halkımızın her kesimi son derece huzursuzdur ve kuşku duyulmasın ki siyasal anarşinin de temel nedeni bu ekonomik anarşidir.

Başlangıçta bilinçi bir politika aracı olan enflasyonun egemen güçleri de rahatsız edecek boyutlara ulaşmış olması, bir yerde hata yapıldığını göstermektedir.

Acaba enflasyonu bugünkü kontrolsuz boyutlara eriştiren temel yanlış nedir?

Kanımızca bu yanlış;

1) Otomotiv sanayiinin Türkiye’de gerektiğinden çok erken kurulması,

2) Daha da önemli olarak son yıllarda izlenen ve “Yatırım enflasyonu” biçiminde adlandırılabilecek kadar ölçüsüz yatırım politikası olmuştur.

3) Türkiye’nin binek arabası gereksinimini bedelsiz ithalat yoluyla sınırlı biçimde karşıladığı ve buna rağmen bedelsiz ithalatın bile kısıtlandığı bir aşamada kurulan otomotiv sanayii, iç tüketim isteğini aşırı biçimde artırması yanında, akaryakıt kar transferi, Türkiye’de üretilen otomobillerin yurt dışından getirilen parçalarının ithali için döviz gereksinimimizi büyük çapta artırarak ödemeler dengesi sorunumuzu da önemli şekilde ağırlaştırmıştır. Ödemeler dengesi sorununun ağırlaştığı oranda sanayimizin üretim için gereksinim duyduğu ithalat yapılamamış ve sonuçta ortaya çıkan üretim düşüklüğü enflasyonu beslemiştir.

4) Son yıllarda “Hızlı sanayileşme” veya “Ağır sanayi kurulması sloganları ile yürütülen yatırım politikası, yurdumuzun birçok yerinde plansız programsız yatırımlara başlanılması şeklinde ortaya çıkmış ancak bu esasen uzun vadeli yatırımların hiçbirisi tamamlanarak üretime sokulmamıştır. Söz konusu yatırımlar için büyük iç ve dış kaynak kullanıldığı halde sonuçta bir üretim gerçekleştirilmemesi, yürüyen enflasyonu çılgınca koşmaya başlatmıştır. Geçtiğimiz dönemde enflasyonu hızlandıran faktörler arasında, kuşkusuz ülke için yararlı ancak enflasyon dönemlerinde ihtiyatla uygulanması gereken Boğaz Köprüsü gibi bayındırlık yatırımlarının da büyük rolü vardır. Bu tür projeler piyasaya milyarca liralık satmalma gücü çıkarırlar ama bu milyarların satın alabileceği herhangi bir mal üretmezler.

Enflasyonun nedenleri konusundaki bu görüşler kuşkusuz tartışmalıdır ve yanlış olabilir. Ancak son yıllarda enflasyona bu tür nedenler arandığına pek tanık olmadığımı üzülerek belirtmek isterim. Ekonomik ve dolayısıyla politik yaşantımızı yöneten egemen güçler enflasyon konusunda bir tek neden ve bir tek suçlu bulmuşlardır ve devamlı bunu işlemektedirler. Onlara göre neden, “Toplu sözleşmeler” suçlu ise “Sendikalı işçidir.”

Oysa enflasyondan “Toplu sözleşmeleri” sorumlu tutmak için işçi ücretlerindeki artışların enflasyon oranını ve verimlilik artışlarını aştığını kanıtlamak gerekir ki ben bu işi başarabilen bir bilimsel çalışma hatırlamıyorum.

İki Öneri

Enflasyon gibi dev bir sorunun bir makale ile çözümü için reçete yazmak iddiasında değilim. Ancak yine de son söz olarak ve tartışmaya açmak üzere iki öneri getirmek gerektiğini duyuyorum.

1) Yeni yatırımların gerçekleştirilmesinden çok mevcut kapasitelerin tam olarak devreye sokulmasına ve dolayısıyla üretimlerin çok acele artırılmasına öncelik verilmelidir. Ödemeler dengesi sorununu çözmeye dönük önlemler genellikle enflasyonist etkili olmakla beraber sanayiimizin durmasına yol açan ithalat tıkanıklıklarının giderilmesi açısından, bu sorunun çözülmesi, acil zorunluluktur.

2) Yatırımlarda bu aşamada, uzun vadeli büyük projelerden çok, bir iki yılda tamamlanıp üretime sokulabilen tarım sanayii gibi sanayi yatırımlarına öncelik verilmeli ve her şeyden önce başlatılmış yatırımlar tamamlanmalıdır.

Kuşku yok ki gerçek sanayileşmenin ancak ağır sanayinin kurulmasıyla gerçekleşeceğine biz de inanıyoruz.

Bu nedenledir ki bu aşama için önerdiğimiz sanayileşme tipi, bir sanayileşme modeli değil, anti enflasyonist bir önlemdir.

Cumhuriyet, 6 Şubat 1980

Yüz Para…

Erdinç Gönenç

Her ülkenin bir para birimi vardır; dolar gibi sterlin gibi, mark gibi… Bu temel para birimi yanında, bir de bozuk para birimi bulunur; sent gibi, peni gibi, fenik gibi…

Bizim de var, bozuk para birimimiz. Bilmem adını anımsayabilecek misiniz? Kuruş…

Benim oğlum “kuruş” nedir bilmiyor, hiç görmedi.

Çocukluğumda, “kuruş”tan başka bir de “para” vardı. O zamanlar Türkiye; İngiliz’lerin eski para sistemine benzeyen, üçlü bir para sistemi kullanırdı: İngiliz’lerin, peni, şilin ve sterlin’i yerine, para, kuruş ve lira..

Kırk para bir kuruş, yüz kuruş ise bir lira ederdi. “Para” nasıl birşeydi, anımsamıyorum. Belki de dolaşımdan kaldırılmıştı.

Ama, bir çocuğun bir çok şey satın almasına yetecek kadar değerli, ortası delik, metaldan yapılmış, iki buçuk kuruşları çok iyi anımsıyorum.

İki buçuk kuruş değil de yüz para denilirdi.

Yüz para ile ilgili hiç unutamadığım bir anım var. Alsancak’ta, Bornova Caddesi’ne paralel bir ara sokakta yürürken, birden gözüme, yerde parlayan bir yüz para ilişmişti. Almak üzere eğildiğimde, biraz ötede bir başkası, tozları eşeledikçe bir tane daha bir tane daha..

Yedi-sekiz tane, yüz para bulmuştum o gün.

O kadar çok metal parayı, kim ve de hiç farkında olmadan nasıl düşmüştü, bugün bile şaşarım…

Uzunca bir süre, sokakta yürürken gözlerimi yerden ayıramaz olmuştum: Belki para bulurum umuduyla..

“Yüz paralı” günlerde, bir de “yüz binlikler” diye anılan, bir aile vardı Alsancak’ta.

“Tayyare Piyango’sundan büyük ikramiye vurmuş: Yüz bin lira…

Kordon’ da, sakız biçimi bir ev almışlar.

Ben Alsancak’m en zengini diye onları bilirdim.

Yüz bin lira!

“Hepsini -yüz paralık- yaptırsalar, ne kadar büyük bir yığın olur” diye düşünürdüm. “Say say bitmez.”

Şimdilerde ise; yüz bin lira, bir fileyi zor dolduruyor.

Çoğu kişi, yerde gördüğü yüz lirayı, eğilip almak zahmetine bile, değer bulmuyor artık.

Acaba bir çocuk, yerde kaç lira bulmalı ki; benim yüz para bulduğumda, sevindiğim kadar sevinsin.

Devir; artık trilyon devri, trilyoner devri..

Kordon’daki butikler; ayıp olmasın diye, etiketlerindeki üç sıfırı atmışlar bile; iki yüz elli yazıyor, üç yüz yirmi beş yazıyor, örneğin.

İyi de ediyorlar. Rahmetli annem, rakamlara bin kelimesini eklemeye, alışamamıştı bir türlü: “Üç bin lira yerine, üç lira” derdi.

Bu ay telefon faturası, yüklü geldi. Yüz yirmi bin lira. Politika hızlandı ya…

Telefon faturasını ödemek için; tam dört milyon sekiz yüz bin adet, yüz para gerek bana..

Cumhuriyet, 28 Nisan 1991;
Gazete Ege, 14 Temmuz 1997

Yeni Bir Bahar

Erdinç Gönenç

Her yıl bu günlerde; “İzmir’ime bahar geldi” diye yazmışım, bu sütunlarda… Bu yıl da yine bahar geldi, çabuk da geldi.

Mart ayı, kapıdan baktırmayıp-kazma kürek yaktırmayıp geçti gitti.

Çok da iyi ediyor, sobada yakılacak olan, kazma-kürek değil çünkü; gazyağı. Evini ısıtırken, cebini yakıyor.

Havaların erken ısınması, Körfez’in ateşinden mi acaba?

Eğer neden buysa, karanlık ve soğuk bir yaz dönemi de gelebilir ardından. Petrol kuyuları, duman üretmeyi sürdürüyor…

Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’na çıkıyorum yine: Acaba, bir yılda değişen bir şey var mı?

Ağaçlar, biraz daha boy atmış. Yeşillik çoğalmış gibi bu yüzden.

Göztepe; gri beton duvarda, yeşil bir pencere yine. Bulvarı süsleyen lambaların bazıları kırılmış. Çocukların işi olmalı…

Ortak malımız olanı, hepimizin olanı, güzel ve yararlı olanı, korumayı öğretemiyoruz galiba.

Levent Anıtı’nm çevresindeki, oturmalıklarm bir kısmı da parçalanmış. Oysa betondan yapılmalar.

İnciraltı’na doğru yürüyeyim diyorum, yol diye birşey kalmamış. Her yerde moloz yığını…

Flamingolara şaşıyorum. Moloz yığınları, umurlarında değil, yine gelmişler…

İyi ki gelmişler. O kadarcık güzellik de mutlu ediyor insanı.

“Bulvar” yapılana dek, denize çıkan, pek az geçit vardı yalıda.

İç kesimlerde oturanlar, denize hasretti.

Ya Karşıyaka yalısına gidilirdi ya da Kordon boyuna Alsancak’a denizi görmek için, deniz doldurulup, bulvar yapılınca soluk aldılar.

Her yaz, akın akın deniz kıyısına gidiyorlar.

Kestaneciler, patlamış mısır satan, gazoz satanlar, bir alem cümbüş.

Özellikle Güzelyalı kesimi, ana-baba günü oluyor, sıcak yaz gecelerinde.

Kuşkusuz bu yaz, daha da kalabalık olacak, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı.

Nüfusumuz hızla artıyor. Güneydoğu Anadolu’dan gelenler de var, savaş nedeniyle.

Ancak, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nda; ne çay bahçesi var, ne de oturacak kanepe…

Deniz görmek için, sahile koşanlar denize sırtlarını dönmek zorundalar, yorulup oturduklarında.

Kanepeler konulmalı Bulvar boyunca; bir kaç da portatif büfe.

Denize koşanlar, bu yaz, denizi oturarak da görebilsin diye…

Şimdi tam zamanıdır.

Cumhuriyet, 1 Nisan 1991