Skip to main content

Benim Bahçelerim

İlk bahçemi, Alsancak’ta yanmış bir tütün deposunun içinde kurdum. Kuşkusuz gizli bir yerdi ve bir bahçem olduğunu kimselere söylemedim.

Öğle saatlerinde güneş ışığı, çatıdaki simsiyah kalasların arasından süzülür ve doğruca bahçemin üstüne düşerdi.

Küçücüktü ilk bahçem. Belki küçük bir sehpa kadar.

Ama benim bahçemdi…

Taze fasulye, barbunya fasulye ve börülce dikmiştim. Tohumları da akşam üstleri sokak arasında tütün işçileri için kurulan, küçük meyve-sebze pazarının artıklarından sağlamıştım.

Gerçi evimizin bir küçük avlusu ve avluda bir tulumbası bile vardı ama avlu beton kaplıydı. Sadece bir asma dikiliydi. Anneannemin koruk suyu için gerekli koruğu sağlayan asma…

Sonradan işi büyüttüm. Değişik yerlerde başka bahçelerde kurdum.

Ama onların bazılarını buldular. Gittiğimde güzelim fasulyelerimi, börülcelerimi köklenmiş, parçalanmış görürdüm.

Birkaç yıl sonra, Karşıyaka’da küçücük bahçesi olan bir eve taşındık. Bahçede sadece akşam sefaları dikiliydi.

Akşam üstleri güneş bahçeden gitti miydi, oyunu moyunu bırakır, bahçe sulamaya koşardım.

Akşam sefaları dirilir, üzerlerinde sular damlarken, renk renk açarlardı…

Kirada oturduğumuz evler içinde bir de, Üçkuyular’dakinin bahçesi vardı.

En sevdiğim bahçem de odur.

Tepeden kuşbakışı Körfez görünürdü ve oldukça da büyüktü.

Ben o sıralar, Ankara’da üniversitedeydim. Ancak tatillerde gelirdim.

Rahmetli kardeşimle patlıcan, biber, kabak ve domates dikmiştik.

Patlıcanlar, kabaklar belimizi aşmıştı.

Her akşam mayo giyip sulamaya çıkardık.

Galiba bitkilerden çok birbirimizi sulardık.

Bol sulayınca patlıcanlar ve hele kabaklar bir gecede büyürlerdi.

Gerektiği kadar taptaze koparırdık.

Annem kimi zaman kabak çiçeği dolması yapardı. Yemiyeli kimbilir kaç yıl oldu….

Bugüne kadar tümüyle bana ait bir bahçem olmadı.

Mülkiyeti başkasına ait bahçeler, yeterince doyum vermiyor. Karışanı oluyor, yaptığını bozanı oluyor.

Bilmem bundan sonra bir bahçem olur mu?

İzmir’in içinde bahçe de kalmıyor.

Belki emeklilikte evi satarım. Gidip Foça’da ama Eski Foça’da, bahçesi kendisinden büyük, bir küçük ev alırım.

Ön tarafa sadece çiçek dikerim. Arka bahçeye ise patlıcan, biber falan…

Kuşkusuz Gencelli’ye termik santral kurulmaz da; Foça’ya bahçe kalırsa…

Cumhuriyet, 22 Aralık 1990;
Gazete Ege, 11 Ağustos 1997

Originally posted 2015-11-02 10:54:44.

Dedem…

Benim dedem, annemin babası, bir bela adamdı. Eşrefpaşalı’ydı… İzmir’in en namlı kabadayıları, Eşrefpaşa’dan çıkardı.

Sınıf arkadaşım Refik, kendisinin iki katı Erdem’i evire çevire dövdüğünde, hepimiz şaşıp kalmıştık. Refik de Eşrefpaşalı’ydı.

“Eşrefpaşah, eli maşalı…”

Dedem gençliğinde, Alsancak’tan Karşıyaka’ya yüzerek geçmiş. İnanırım, yaşı altmışa yakınken bile yüzmede benden hızlıydı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Kütülamare’de savaşmış, esir düşmüş. Kurtuluş Savaşı bitene değin Mısır’da esir kampında kalmış. Esir kampmdayken, kendisini dipçikleyen İngiliz askerinin kafasına tuğlayı geçirmiş. Uzun süre hücrede tutmuşlar. Yanağında şarapnel izi vardı…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yol vergisini ödemeyi unuttuğu için polisler sokakta yakalayıp angaryaya götürmüşler yaka paça. Bu yüzden önce Serbest Fırkacı, sonra Demokrat Partili olmuş.

İlkokul birinci sınıftayken, beni döven bir çocuğu, okulun koridorlarında, merdivenlerinde kovalamış, bahçede yakalayıp kıçına iki tokat atmadan da bırakmamıştı.

Mahallenin bıçkını Çingen Ali bana küfrettiğinde de onu, bir tokatta dut ağacına çarptırıp bayıltmıştı.

Anneannemle, annem ve babamla sık sık kavga eder, anneanneme küstüğünde, başını alıp akrabalarına giderdi. İki-üç gün ortalıkta görünmezdi.

Dedem bela adamdı ama iş torunlarına, özellikle de bana geldiğinde, altın kalpli oluverirdi…

Türk Birliği İlkokulunda birinci sınıfı okurken, annemle dedem küstüler. O yüzden dedem, evimize gelmezdi. Ama her sabah onu okulun önünde beni bekler bulurdum. Gece vardiyasından çıkmış olurdu. Eve uyumaya gideceğine Alsancak’tan Karşıyaka’ya bana mutlaka yetişirdi. Sıcak bir salep içirtir, karnımı sıcak bir gevrekle doyurur, öyle giderdi.

Dama oynamayı dedemden öğrendim. Onların yanında kaldığımda, beni kahveye götürürdü. Ya dedemle ya da onun arkadaşları ile dama oynardım. Dama veya satranç oynamak için özel olarak yapılmış, kenarlarında çekmeceleri olan o küçük siyah masalar, dün gibi gözümün önünde…

Günde üç paket “Birinci” içerdi. Nikotini vücuttan temizlediğini inanır, bu yüzden bol bol tatlı yerdi.

Kış geldimiydi, fanilasının altından göğsüne ve sırtına gazete kağıtı koyardı.

Yıllar sonra, İstanbul’dan İzmir’e görevli geldiğimde, onu Tepecikte devamlı oturduğu kahvede bulmaya gittim. Üstümde yazlık bir gömlek vardı. Beni görünce çok sevindi. Yanında arkadaşları vardı. Bana sordu “Neden kravat takmadın, gözlüğün nerede…” Sonra arkadaşlarına dönüp açıkladı: “Torunum müfettiş. Hep kravatlı gezer. Gözlük de takar.”

Torun çocuklarını gördü. Kardeşimin kızını, benim oğlumu gördü. Onlarla birlikte, parmaklıklarının içine girer, oyunlarına katılırdı.

Doksan yaşında, akciğer kanserinden öldü…

Ben dedemi en çok, kucağında kundaklı en küçük kardeşim, Polisevleri’nin bulunduğu yamaçta oturmuş, Çatalkaya’ya karşı sigara tüttürürken anımsıyorum.

Cumhuriyet, 25 Nisan 1990;
Gazete Ege, 26 Nisan 1997

Originally posted 2015-11-02 10:54:33.

Fatura

Elektrik, su ve Telekom faturalarının ödeme zamanı yaklaştıkça, içimi korku sarıyor. Hepsi de yüksek mi yüksek. Her yeni gelen, bir öncekinden de mutlaka yüksek.

Ancak, bizi ailece en çok korkutanı, elektriğinki. En yüksek fatura olmasından öte, bir de upuzun kuyrukta sıra beklemesi de var ödeyebilmek için. Diğerleri çoktan on-line’a geçti ama, TEDAŞ’ınki ille de belirli bir banka şubesine ödenecek. Aileden kimin kuyruğa gireceğini belirlemek için, aramızda kura bile çektiğimiz oluyor. Oğlumu, rüşvet teklifi bile iknaya yetmiyor. Üstelik kuyrukta beklemekten kötüsü de var. Bir-birbuçuk saatlik bekleme sonunda vezneye ulaştığınızda, “Efendim, sizin faturanız gelmemiş henüz” yanıtı almanız da “vaka-i adiyeden.” İş günü olarak hesaplarsanız, ödeme için tanınan süre, beş-altı günü geçmiyor. “Şeytan azapta gerek”, haydi ertesi gün yine kuyruğa…

Acaba ben mi yanlış anımsıyorum? Bir zamanlar, elektriksu ve de o devirlerde Alsancak civarında kullanılan havagazı ücretleri, kapıdan tahsil edilmez miydi?

İZSU ise, kullanılmayan su için, atık su parası alıyor. Kayınpederimin evi üç yıldır kapalı ve su tüketimi hiç yok. İZSU faturaları kanıttır. Ancak her ay yüz on bin liralık atık su parası alıyorlar. Eğer İzmir yeşerecekse, ağaç paralarına helal olsun…

Kablolu TV faturaları ise bir başka alem. Yalan olmasın, abone olduğumda yüz bin lira mı neydi. Şimdilerde aylık 600 bin lira. Galiba, Ekim ayı faturası 3 milyon gelecekmiş. Üstelik, kanalları, canları istedikçe, istedikleri gibi değiştiriyorlar. Abone olurken, ucuzluğu kadar, güvenli oluşunu da göz önünde bulundurmuştum. Yağıştan, fırtınadan etkilenmez di-ye. Ne gezer; ikide bir kesiliyor. Hem de ne keşiliş. İki gün süreni bile oldu. Ucuz antenler, pırıl pırıl gösterirken biz, oğlum gelsin de eski antene göre ayar yapsın diye bekliyoruz. 126’dan da bilgi alabilirsen, al bakalım. 118, 126’dan da beter oldu. Ne zaman çevirseniz, meşgul. Arada bir aradığında da açanı yok. Telekom, uzun süre, rehber yerine 118 ile idare etti durumu. Ama, ikisi aynı şey değil. Rehber olmazsa, telefonsuz bir ortamda aradığınız numarayı nasıl öğreneceksiniz? Numara değil de adres peşindeyseniz ne olacak? Ben şanslıyım: İki gün önce yeni rehberimi alabildim. Alamamış olsaydım, bu yazıda “Ne oldu bizim paralar, üstüne mi yattınız?” diye soracaktım. Büyük çoğunluk, rehberini alamadı henüz.

Sahi, 1980’lerdeki büyük tele-komünikasyon devrimimizden önce bile PTT, her yıl düzenli olarak rehber bastırıp, dağıtmaz mıydı? PTT’nin T’si ayrıldığında, önce mektuplar yerine ulaşamaz olmuştu. Sebebi, ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşı direnişte sanırım. Anlayışla karşıladık. Peki ya TELEKOM’a ne oluyor?

Ben, yine de en çok emeklilerin maaş kuyruğuna kızıyorum. Böyle giderse, ben de bir gün, “o kuyrukların birinde, düşüp ölebilirim” diye, düşünüyorum bazen.

Emekli maaşı kuyruklarının çözümü için, on-line sisteminin etkin kullanımı bile yetmez bence.

Emeklilerin maaşı, nakten, evlerinin kapısında ödenmeli…

Gazete Ege, 18 Ağustos 1997

Originally posted 2015-11-02 10:54:08.