Skip to main content

Erdinç Gönenç’in ‘İzmir’i… (Oktay Ekinci)

“Alsancak’ta doğmuşum. Yürümeyi ve konuşmayı Alsancak’ta öğrendim. Yüzmeyi, balık tutmayı öğrendiğim yer de orasıdır…”

Her yaştan sevenlerinin unutulmaz “ağabey” i Erdinç Gönenç , 18 yıl önce, böyle başladığı bir yazısını bakın nasıl noktalamış: “Düşünüyorum da, bir insan ömründen daha kısa bir sürede, güzel İzmir’i nasıl bu hale getirdik, koca bir Körfez’i nasıl öldürdük, inanamıyorum…” (Cumhuriyet, 09 Aralık 1989)

1998’de aramızdan ayrılan Erdinç Ağabey , İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki Ahmet Piriştina ‘lı yılları ve şimdiki Aziz Kocaoğlu dönemini yaşayabilseydi, belki de şöyle yazardı; “Daha dün ‘ölmüş’ dediğimiz Körfez’i nasıl da yeniden yaşama kavuşturduk; inanamıyorum…”

Aslında Erdinç Gönenç de İzmirlilerin “inanılmaz” kentli bilinçlerini simgeleyen; toplum yararına ve bilimin rehberliğine inanmış; özünde “sosyal” ve her yönüyle “demokrat” aydınlarındandı…

Cumhuriyet gazetesindeki “İzmir’im” köşesi ile benim “Çevremiz” köşem, birer gün arayla 90’lı yılların “Ege sayfası” nda yayımlanırdı. Bu birlikteliğin çoğu kez “benzer” konularla sürmesindeki neden ise İzmir’in doğa ve kültür değerlerini “yurttaş sorumluluğu” yla savunmasıydı…

O kadar ki örneğin aynı dönemin ünlü ve “ayrıcalıklı” bir konut projesiyle yaratılan “çevre tahribatı” nı dışardan gözlemci gibi yazmak yerine, kente karşı “kamusal yükümlülük duyguları” yla şöyle eleştiriyordu; “OYAK Sitesi’nde oturanlar alınmasın, bu onların suçu değil. Doğayı katlettik isek bu hepimizin suçu…” (Cumhuriyet, 04 Şubat 1990)

TARİŞ’in emektarı

Gönenç’in gazete yazılarıyla birlikte, özellikle Mülkiyeliler Birliği dergisi ve diğer kimi sivil toplum kuruluşlarının yayınlarındaki siyasal değerlendirme makaleleri kitaplaşmış…

“İzmir’im” i yayına hazırlayan eşi Sevinç Ayla Gönenç ile oğlu, imzalayarak gönderdikleri kitapta demişler ki; “Erdinç Gönenç’in yerine size hatıra olarak yolluyoruz…”

O “hatıra” lara daha ilk sayfada dalıp gidiyorum… 12 Eylül faşizminin adeta “vatan sevgisine düşmanlık” la özdeşleşen baskılarıyla Erdinç Ağabey’e bile eziyet çektirmesine “isyan” ımızı anımsıyorum…

“Bile” diyorum; çünkü Erdinç Gönenç, herkese karşı öylesine insancıl; ülkesine öylesine sevdalı ve hele yıllarını verdiği köy emekçileri ile tarım üreticilerine öylesine saygı ve sevgi doluydu ki…

“Devlet” i temsil eden herkesin şükran duyması gerekirken, “devletin güvenliği” adına çıkartılan yasalarla işine son verilmesi, 12 Eylül’ün gerçek “amacı” nı göstermeye yetiyordu…

Nitekim Ege’nin duyarlı seslerinden Ayla Selışık Tamar da emekten yana herkese saldıran darbecilerin, Erdinç Ağabey’e de neden yüklendiklerini anımsatırcasına şunları yazmıştı; “O Erdinç Gönenç ki, TARİŞ’in tüm işletmelerinde yirmi binin üzerinde çalışana.. üstelik ülkenin grevlerle felce uğradığı bir devirde.. kurumu haksız bir zarara uğratmadan; neredeyse işçisine hiç direniş yaptırmadan en güzel toplusözleşmeleri armağan etmişti…” (Yeni Asır, 11 Nisan 1998)

Bu satırlarla tanımlanan TARİŞ Genel Müdürlüğü görevinden 1980’de alınan Gönenç, Danıştay’daki davasını 1988’de kazanınca, 1992’de İzmir Sanayi ve Ticaret Müdürlüğü’ne atanmıştı.

Dicle’de yüzerken

Erdinç Gönenç, “Bana Mülkiye’ye giriş sınavını kazandıran okul” diyerek andığı “Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi” ndeki 1955-58 yılları için diyor ki: “En yakın arkadaşlarımın etnik kökenlerini bugün de bilmiyorum; çünkü hiç önemi yoktu. Dicle’nin buz gibi sularında hep birlikte yüzerdik. Üç yıl boyunca Kürt-Türk-Sünni-Alevi ayrımı bilmeden yaşadım…”

Peki ne oldu da bu “gerçek” yaşanmışlıklar, şimdi neredeyse hayal bile edilemeyecek hale geldi? Yanıtı yine Erdinç Ağabey’den: “Bizim neslin yaşadığı değişimi, insanoğlu önceden hiç yaşamadı…”

Bunun ne anlama geldiğini “İzmir’im” den okumanız için www.erdincgonenc.com’u ziyaret etmeniz yeterli… Erdinç Ağabey’in anılarına, sadece posta bedeli karşılığında armağan edilecek kitapla kavuşabilirsiniz…

Oktay Ekinci (Cumhuriyet – 29.08.2007)
ekinci@cumhuriyet.com.tr

Originally posted 2015-11-02 10:53:51.

Enflasyona Karşı Çareler

Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi, hiç kuşkusuz enflasyondur. Sadece emekçi yığınların belini bükmekle kalmayıp, bugün artık ekonomimizi de işlemez duruma getiren enflasyonu, bir kaza, bilinçsiz-tutarsız politikaların eseri bir yanlışlık gibi görürsek, çözüme olanak yoktur.

Enflasyon, 1950’lerden bu yana, egemen güçlerin sermaye birikimini gerçekleştirerek kapitalist yoldan kalkınmak için buldukları, formüldür. Gerçekten, enflasyon nedeniyle ücretlilerin cebinden çıkan satmalma gücü, buharlaşıp yok olmamakta ve fakat bir başkasının, sayıları azalırken servetleri çoğalan başkalarının cebine girmektedir.

Her mahallede bir milyoner yaratma formülüyle veciz biçimde ifade edilen enflasyonist politika, giderek dozunu kaçırmış ve bu gün “Her apartmanda daire sahibi sayısınca milyoner yaratma” boyutuna erişmiştir. Evet, her apartmanda vergi elektrik-su ve ısınma giderlerini ödemekten aciz, çok sayıda milyoner…

Başlangıçta, sermaye birikiminin temel aracı olarak uygulamaya konan enflasyonist politika, büyük ölçüde amacına ulaşıp, sermaye birikimini ve çarpık ve dışa bağımlı da olsa, sanayileşmeyi sağladıktan sonra, bu kez ortaya çıkan tüketim sanayiinin ürünlerinin özellikle dayanıklı tüketim mallarının satışını sağlayacak satmalma gücünün yaratılması için vazgeçilmez ekonomik araç niteliği kazanmıştır.

Televizyon, buzdolabı, otomobil gibi dayanıklı tüketim mallarının satılabilmesi için; geri kalmış, yoksul bir ülkenin, kapitalist kalkınma uğruna daha da yoksullaştırmış insanlarına, bunların hiç olmazsa bir bölümüne enflasyon yoluyla satmalına gücü, şırınga edilmiştir.

Halka sağlanan satmalma gücü, sermayenin kârlarından sağlansa, düzeni kutlamak gerekebilirdi. Ama bu işlem kârları daha da artırmak ve sermayeye sermaye katmak üzere yapılıyor ve yasal vergiler bile ödenmeyerek devlet en önemli gelirinden yoksun bırakılıyorsa, artık sadece, kendi kendisini besleyen bir enflasyondan söz edilebilir.

Denilebilir ki, “Yani halkımız televizyon, buzdolabı veya arabadan yoksun mu kalmalıydı?” Elbette kalmamalıydı. Ancak dışa bağımlılığı azalacak yerde çoğalan temel yatırımlarla desteklenmeyen ve dışsatımı aklına getirmeyen bir sanayinin ürettiği ürünleri satmalmak mutluluğuna erenler, elektrik kısıntısından televizyonlarını, yakıtsızlıktan arabalarını, kullanamazlarsa ve bunlara sahip olmak uğruna soğuktan hastalanıp, ilaçsızlıktan kırılırsa ya da hammadde, yedek parça yokluğundan kapanan fabrikalardaki işlerini yitirirlerse hiç şaşırmamalıdırlar.

Yetiştirdikleri Canavardan Korkuyor

Başından beri savunduğumuz tez; enflasyonun, egemen güçler tarafından başlangıçta sermaye birikimini gerçekleştirmek ve daha sonra ise, mevcut düzenin çarklarını çalıştırmak için uyguladıkları, bilinçli bir politika olduğudur.

Ancak bugün enflasyon öylesine hız kazanmıştır ki artık dizginlerin egemen güçlerin elinden de kaçtığı ve onları da tedirgin edecek boyutlara ulaştığı rahatlıkla söylenebilir.

Öyle ki bugün artık çok üretim yapan bir fabrika sahibi değil, bir grev yaratarak hammadde ve mamullerini stok eden fabrikatör karlıdır. Sermaye üretime değil, çok çabuk devredildiği ticarete ya da büyük karlar getiren spekülasyona kaymaktadır. Fiyat mekanizması etkinliğini yitirmiş olup, zam gören bir malın talebi azalacak yerde artmaktadır. Daha önemlisi düzen kendi ürettiğini satamaz duruma gelmiştir. Talep olmadığından değil, satmak yerine satmamanın kârlı olmasından bugün satacak yerde yarın, yarın satacak yer de daha sonra satmanın daha karlı olmasından ötürü.

Artık “Ekonomik bunalım” değil, tam bir “Ekonomik anarşi” olarak adlandırılabilecek bu durumdan halkımızın her kesimi son derece huzursuzdur ve kuşku duyulmasın ki siyasal anarşinin de temel nedeni bu ekonomik anarşidir.

Başlangıçta bilinçi bir politika aracı olan enflasyonun egemen güçleri de rahatsız edecek boyutlara ulaşmış olması, bir yerde hata yapıldığını göstermektedir.

Acaba enflasyonu bugünkü kontrolsuz boyutlara eriştiren temel yanlış nedir?

Kanımızca bu yanlış;

1) Otomotiv sanayiinin Türkiye’de gerektiğinden çok erken kurulması,

2) Daha da önemli olarak son yıllarda izlenen ve “Yatırım enflasyonu” biçiminde adlandırılabilecek kadar ölçüsüz yatırım politikası olmuştur.

3) Türkiye’nin binek arabası gereksinimini bedelsiz ithalat yoluyla sınırlı biçimde karşıladığı ve buna rağmen bedelsiz ithalatın bile kısıtlandığı bir aşamada kurulan otomotiv sanayii, iç tüketim isteğini aşırı biçimde artırması yanında, akaryakıt kar transferi, Türkiye’de üretilen otomobillerin yurt dışından getirilen parçalarının ithali için döviz gereksinimimizi büyük çapta artırarak ödemeler dengesi sorunumuzu da önemli şekilde ağırlaştırmıştır. Ödemeler dengesi sorununun ağırlaştığı oranda sanayimizin üretim için gereksinim duyduğu ithalat yapılamamış ve sonuçta ortaya çıkan üretim düşüklüğü enflasyonu beslemiştir.

4) Son yıllarda “Hızlı sanayileşme” veya “Ağır sanayi kurulması sloganları ile yürütülen yatırım politikası, yurdumuzun birçok yerinde plansız programsız yatırımlara başlanılması şeklinde ortaya çıkmış ancak bu esasen uzun vadeli yatırımların hiçbirisi tamamlanarak üretime sokulmamıştır. Söz konusu yatırımlar için büyük iç ve dış kaynak kullanıldığı halde sonuçta bir üretim gerçekleştirilmemesi, yürüyen enflasyonu çılgınca koşmaya başlatmıştır. Geçtiğimiz dönemde enflasyonu hızlandıran faktörler arasında, kuşkusuz ülke için yararlı ancak enflasyon dönemlerinde ihtiyatla uygulanması gereken Boğaz Köprüsü gibi bayındırlık yatırımlarının da büyük rolü vardır. Bu tür projeler piyasaya milyarca liralık satmalma gücü çıkarırlar ama bu milyarların satın alabileceği herhangi bir mal üretmezler.

Enflasyonun nedenleri konusundaki bu görüşler kuşkusuz tartışmalıdır ve yanlış olabilir. Ancak son yıllarda enflasyona bu tür nedenler arandığına pek tanık olmadığımı üzülerek belirtmek isterim. Ekonomik ve dolayısıyla politik yaşantımızı yöneten egemen güçler enflasyon konusunda bir tek neden ve bir tek suçlu bulmuşlardır ve devamlı bunu işlemektedirler. Onlara göre neden, “Toplu sözleşmeler” suçlu ise “Sendikalı işçidir.”

Oysa enflasyondan “Toplu sözleşmeleri” sorumlu tutmak için işçi ücretlerindeki artışların enflasyon oranını ve verimlilik artışlarını aştığını kanıtlamak gerekir ki ben bu işi başarabilen bir bilimsel çalışma hatırlamıyorum.

İki Öneri

Enflasyon gibi dev bir sorunun bir makale ile çözümü için reçete yazmak iddiasında değilim. Ancak yine de son söz olarak ve tartışmaya açmak üzere iki öneri getirmek gerektiğini duyuyorum.

1) Yeni yatırımların gerçekleştirilmesinden çok mevcut kapasitelerin tam olarak devreye sokulmasına ve dolayısıyla üretimlerin çok acele artırılmasına öncelik verilmelidir. Ödemeler dengesi sorununu çözmeye dönük önlemler genellikle enflasyonist etkili olmakla beraber sanayiimizin durmasına yol açan ithalat tıkanıklıklarının giderilmesi açısından, bu sorunun çözülmesi, acil zorunluluktur.

2) Yatırımlarda bu aşamada, uzun vadeli büyük projelerden çok, bir iki yılda tamamlanıp üretime sokulabilen tarım sanayii gibi sanayi yatırımlarına öncelik verilmeli ve her şeyden önce başlatılmış yatırımlar tamamlanmalıdır.

Kuşku yok ki gerçek sanayileşmenin ancak ağır sanayinin kurulmasıyla gerçekleşeceğine biz de inanıyoruz.

Bu nedenledir ki bu aşama için önerdiğimiz sanayileşme tipi, bir sanayileşme modeli değil, anti enflasyonist bir önlemdir.

Cumhuriyet, 6 Şubat 1980

Originally posted 2015-11-02 10:53:29.