Skip to main content

Demokrasi ve SHP

Demokrasi bugün, ne yazık ki, Türkiye gündeminin birinci sırasındaki yerini korumaktadır.

İşsizlik, enflasyon, kalkınma gibi, diğer önemli sorunlarımızın çözümü de demokrasi sorununun çözümünden geçmektedir çünkü…

İşte bu gerçektir ki, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yi ülkemizin birinci partisi ve en güçlü iktidar adayı konumuna getirmiştir.

Halkımız SHP’den herşeyden önce, Batı Avrupa standartlarına uygun bir demokrasiyi gerçekleştirmesini beklemektedir.

Ve, halkımız bilmektedir ki; ülkemizde böyle bir demokrasiyi gerçekleştirecek, biricik partidir SHP….

Çünkü SHP öncelikle, “Siyasal parti”nin bilimsel tanımının gerektirdiği özelliklere, diğer bütün partilerden daha fazla sahip olan, bir partidir.

SHP gücünü liderin karizmatik veya üyeleri arasındaki çıkar ortaklığından değil, tarihsel kökeni ve Atatürk ilkelerine bağlılığı yanında, örgütünden almaktadır.

SHP bugün Türkiye’de en yaygın, en dinamik ve parti yönetiminde en etkin örgüte sahip olan, siyasal partidir.

Örgütünün dinamizminin kökeninde ise, “Parti içi demokrasi” olgusu yatmaktadır.

Gerek CHP ve gerekse onun devamı olan SHP, parti içi demokrasiyi işlettiği zaman ve işlettiği ölçüde, politikaları aşağıdan yukarıya ürettiği zaman ve üretebildiği ölçüde, güçlü olabilmiştir.

SHP’nin üyesi için, mahallesinin delege seçimi, her zaman çok önemlidir.

İki yılda bir, sandığın kurulduğu berber dükkanına ya da kahvehaneye oy kullanmaya giderken, pek çoğu en iyi elbisesini giyer de öyle gider. Eğer mevsim yaz ise, beyaz takım elbise ve kırmızı kravat…

Delege sayısı sınırlıdır ve örneğin Konaktaki altı yedi bin üyeden ancak dört yüzü delege olabilecektir.

Dolayısıyla kalan binlerce üye için, delege seçimindeki oyu, parti yönetimine demokratik katılımı açısından biricik olanağıdır.

Oyunu özgürce kullanabilmek ister, tutkuyla…

Ve bu binlerce üye, delege seçiminde özgürce oy kullanabilmiş olmanın keyfiyle, genel seçimlerde, yerel seçimlerde, eşini-dostunu, konusunu-komşusunu sandığa taşımakta mahallesindeki sandıklara namusu gibi sahip çıkmaktadır.
Çünkü, parti üyesi olduğunun bilincini tazelemektedir bu yolla…

Çünkü, partisinin aşağıdan yukarıya doğru yönetimine katılmış olmaktadır, delege seçimindeki oyu ile.

Kendi içinde demokrasiyi gerçekleştiremeyen bir partinin ülkede demokrasiyi gerçekleştirmesi beklenemez.

Kendi içinde demokrasiyi gerçekleştiremeyen bir parti halkımızı nasıl inandıracaktır, demokrasi peşinde olduğuna?
Parti içi demokrasiyi işletebildiği ölçüde “demokrasi umudu” olabilmiştir SHP.

SHP’yi iktidara taşıyabilecek temel özelliği de “demokrasi umudu” olabilmesidir.

İktidar; parti içi demokrasi istediği ölçüde yakın, aksadığı ölçüde de uzaktır SHP’ye…

Biz SHP’liler demokrasi borçluyuz halkımıza. Lütfen sorumluluğumuzu unutmayalım.

Günaydın, 11 Ağustos 1990

Originally posted 2015-11-02 10:55:00.

Asker Tayını

Bugün yaşamakta oluşumu, asker tayınına borçluyum. Halkımızın büyük kesimi de ekmeksiz yaşayamaz elbette, benim kastettiğim ise biraz farklı.

Asker tayını, esmer ama büyük bir ekmekti. Eve geldiğinde, çoğu kez pek taze olmazdı. Babam askerdi ve ekmek yokluğunda eve tayın getirebilirdi, bayat-mayat.

Eve tayın getirildiğini anımsayabildiğime göre, kıtlık ve karne uygulaması 1945-46’larda da sürmekteymiş demek. Aslında insan, dün akşam ne yediğini unutur da üç yaşındaki bir olayı anımsar. Benim başıma sıkça geldi. Ben yine de tayın anılarımı, dört-beş yaşlarına dayandırıyorum.

Karnımı, tayınla doyurduğumu anımsıyorum da tayının, yaşamımı kurtardığını anımsamam olanaksız. Çünkü bebekmişim ve annemin sütü zehirlenmiş. Ben de zehirlenmişim doğallıkla, kurtarmışlar. Peki ya sonrası, nasıl besleyecekler beni? Hazır mama falan, hak getire. Gelsin pirinç suyu çaresiz. Eğer pirinç bulabilirsen tabii. Ekmek gibi pirinç de yok. Olanı karaborsada. İşte o zaman, tayın imdada yetişmiş. Bir asker tayınına, bir iki avuç pirinç…

İşte bu yüzden bizim kuşak, İkinci Dünya Savaşı’nda doğup büyüyenler, pek akça pakça ve iri kıyım değildir. Kıtlığın, karnelerin sorumlusunun, hükümetlerimiz değil, savaş olduğunu bilir, savaşları hiç sevmeyiz.

Bu günlerde de ekmek, yine gündemin baş sıralarında: Bu kez, kıtlığından değil elbette. Ekmek, fiyatından ötürü gündemde. Fiyatı; günde bir-iki tane tüketenler için değil ama, neredeyse sadece ekmekle beslenmek zorunda olanlar için, gerçekten el yakıyor…

Sorun da yoksullardan kaynaklanıyor zaten. Aslında temel çözüm, yoksulun ekmeğini ucuzlatmaktan çok yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Yoksulluktan çıksınlar ki; onlar da et yiyebilsin, balık yiyebilsin, çocukların tümü süt içebilsin…

Hali vakti yerinde kimileri; “Türkiye’de ekmekten ucuz bir şey yok” bile diyebilmekte. Gerçekten, günlük harcamaları, iki-üç milyon olan aileler için, iki ekmeğe harcanan otuz bin liranın ne önemi olabilir ki? Bir de aylık onbeş milyonluk geliri içinden, günde onbeş ekmek için, hergün ikiyüzyirmibeş bin lira ödemek zorunda olanları düşünün.

“Ekmek pahalı” diyene, kızmaya hakkımız yok. Onun için, gerçekten pahalı.

Enflasyonumuz, kıpır kıpır. Fiyatını sabit tutamayan fırıncı da haklı, haksız zam yapmadıkça haklı… Ülkede, serbest piyasa ekonomisi uyguluyoruz: Serbest piyasada fiyatları arz-talep mekanizması belirler. Eğer öyleyse, devlete düşen, rekabeti koruyarak; tekelleşmeyi ve “hakim durumun kötüye kullanılmasını” önleyerek, tam rekabet ortamını yaratmaktır.

Ekmek, halkımızın temel, hatta kimilerimiz için başlıca, besin maddesi. Eğer Rekabet Kurulu isterse onu, serbest piyasa ekonomisinin dışına çıkarabilir. O zaman da yeni mekanizmalar, yeni yasal düzenlemeler gerekli.

Ekmek için bir şeyler, esaslı ve kalıcı bir şeyler yapmak gerekli…

Gazete Ege, 2 Aralık 1996

Originally posted 2015-11-02 10:54:48.