Skip to main content

Dedem…

Benim dedem, annemin babası, bir bela adamdı. Eşrefpaşalı’ydı… İzmir’in en namlı kabadayıları, Eşrefpaşa’dan çıkardı.

Sınıf arkadaşım Refik, kendisinin iki katı Erdem’i evire çevire dövdüğünde, hepimiz şaşıp kalmıştık. Refik de Eşrefpaşalı’ydı.

“Eşrefpaşah, eli maşalı…”

Dedem gençliğinde, Alsancak’tan Karşıyaka’ya yüzerek geçmiş. İnanırım, yaşı altmışa yakınken bile yüzmede benden hızlıydı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Kütülamare’de savaşmış, esir düşmüş. Kurtuluş Savaşı bitene değin Mısır’da esir kampında kalmış. Esir kampmdayken, kendisini dipçikleyen İngiliz askerinin kafasına tuğlayı geçirmiş. Uzun süre hücrede tutmuşlar. Yanağında şarapnel izi vardı…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yol vergisini ödemeyi unuttuğu için polisler sokakta yakalayıp angaryaya götürmüşler yaka paça. Bu yüzden önce Serbest Fırkacı, sonra Demokrat Partili olmuş.

İlkokul birinci sınıftayken, beni döven bir çocuğu, okulun koridorlarında, merdivenlerinde kovalamış, bahçede yakalayıp kıçına iki tokat atmadan da bırakmamıştı.

Mahallenin bıçkını Çingen Ali bana küfrettiğinde de onu, bir tokatta dut ağacına çarptırıp bayıltmıştı.

Anneannemle, annem ve babamla sık sık kavga eder, anneanneme küstüğünde, başını alıp akrabalarına giderdi. İki-üç gün ortalıkta görünmezdi.

Dedem bela adamdı ama iş torunlarına, özellikle de bana geldiğinde, altın kalpli oluverirdi…

Türk Birliği İlkokulunda birinci sınıfı okurken, annemle dedem küstüler. O yüzden dedem, evimize gelmezdi. Ama her sabah onu okulun önünde beni bekler bulurdum. Gece vardiyasından çıkmış olurdu. Eve uyumaya gideceğine Alsancak’tan Karşıyaka’ya bana mutlaka yetişirdi. Sıcak bir salep içirtir, karnımı sıcak bir gevrekle doyurur, öyle giderdi.

Dama oynamayı dedemden öğrendim. Onların yanında kaldığımda, beni kahveye götürürdü. Ya dedemle ya da onun arkadaşları ile dama oynardım. Dama veya satranç oynamak için özel olarak yapılmış, kenarlarında çekmeceleri olan o küçük siyah masalar, dün gibi gözümün önünde…

Günde üç paket “Birinci” içerdi. Nikotini vücuttan temizlediğini inanır, bu yüzden bol bol tatlı yerdi.

Kış geldimiydi, fanilasının altından göğsüne ve sırtına gazete kağıtı koyardı.

Yıllar sonra, İstanbul’dan İzmir’e görevli geldiğimde, onu Tepecikte devamlı oturduğu kahvede bulmaya gittim. Üstümde yazlık bir gömlek vardı. Beni görünce çok sevindi. Yanında arkadaşları vardı. Bana sordu “Neden kravat takmadın, gözlüğün nerede…” Sonra arkadaşlarına dönüp açıkladı: “Torunum müfettiş. Hep kravatlı gezer. Gözlük de takar.”

Torun çocuklarını gördü. Kardeşimin kızını, benim oğlumu gördü. Onlarla birlikte, parmaklıklarının içine girer, oyunlarına katılırdı.

Doksan yaşında, akciğer kanserinden öldü…

Ben dedemi en çok, kucağında kundaklı en küçük kardeşim, Polisevleri’nin bulunduğu yamaçta oturmuş, Çatalkaya’ya karşı sigara tüttürürken anımsıyorum.

Cumhuriyet, 25 Nisan 1990;
Gazete Ege, 26 Nisan 1997

Originally posted 2015-11-02 10:54:33.

Pamuğa Merhaba

Bugün pamuk, Ege’de en önemli tarımsal ürün…

Dış rekabete dayanıklı, en önemli sanayi dallarımızdan biri olan tekstil, onun sayesinde ayakta duruyor ve gelişiyor.

Sıvı yağ oluyor, margarin oluyor, yem olarak hayvanlarımızı besliyor.

1861’de patlak veren Amerikan iç savaşı nedeniyle dokuma sanayileri hammadde yetersizliği ile karşı karşıya kalan İngilizler bir yandan Mısır’daki NÜ Vadisi’ni, bir yandan da Anadolu’daki Çukurova ve Ege’yi pamuk ekimine açmış.

Ege’de pamuk üretimi önce İzmir’de başlamış, daha sonra ise Nazilli ve Denizli’ye doğru yayılmış…

Aslında Ege’de pamuk tarımının geçmişi, İsa’dan önce üçüncü yüzyıla kadar uzanıyor.

Ama ben, tarladaki pamukla ilk kez İzmir’de değil de, Çukurova’da tanıştım.

Ya da öyle anımsıyorum…

Ya babam bizi pamuk mevsimi kent dışına çıkarmamış ya da pamuğun önemini kavramak için yaşım küçükmüş.

Babamın babası Girit’te doğmuş, Yunan gelince Istanköy’e göçmüş. Yunan, Istanköy’ü de alınca dedeme İzmir yolu görünmüş.

İzmir’de sakız biçimi bir ev almışlar. Bir süre sonra ev yarımca bu kez de Tarsus’a göçüp bağ edinmişler.

Annem beni Tarsus’a altı aylıkken götürmüş. Vagona beşik kurmuşlar. Annem salladıkça pencereden dışarı savrulacağımdan korkarmış.

Ben dedemi Tarsus’ta değil, Dörtyol’da yerleşmiş portakal yetiştirirken anımsıyorum. İlk erkek torunu bendim. Bu yüzden beni çok severdi ama, pek fazla birlikte olamadık.

Liseyi bitirdiğim yaz başı Dörtyol’a gittik. Toroslar’m eteğinde kurulu Dörtyol belki de Türkiye’de en çok yıldırım düşen ilçedir.

Yıllardır görmedim.

O zamanlar her taraf narenciye bahçeleri ile kaplıydı. Yolların kenarlarındaki kanallardan gürül gürül sular akardı. Yine de bahçe sulama sırası bize geldiğimiydi, dedem ve amcam “rüküş” lambasını ve tüfeklerini alıp gece yarısı su bekçiliğine giderlerdi. Suyu başkası kendi bahçesine çevirmesin diye.

O yaz Dörtyol’da fazla kalamadım. Üniversite giriş sınavı için İstanbul’a gitmem gerekiyordu.

İstasyon ilçe merkezinden epey uzaktı. Bir gün önceden bir at arabası ayarladık. Taksi yoktu…

At arabası gün doğmadan geldi.

Valizimi yükledik. Babam ve ben arabanın arkasına oturup ayaklarımızı aşağıya salladık.

Araba tıngır-mıngır giderken, ağır ağır uzaklaşmakta olduğumuz Toroslar’ın tepesinde önce çok hafif bir aydınlık belirdi.
Ardından, gökyüzü kızarmaya başladı ve daha sonra hepten kızıla kesti.

Bu müthiş görkemli, doğa görüntüsünü izlerken, kendimi masal dünyasında gibi hissediyordum…

İstasyona ulaştığımızda, güneş daha doğmamıştı. Babamın bir tanıdığı, kavun-karpuz satıyordu. Onun çardağında sıcak çay içtik.

Sonra tren geldi. Babamla vedalaştık.

Birkaç saat sonra Çukurova’dan geçerken yol arkadaşım yaşlı adam, uçsuz-bucaksız yemyeşil tarlaları gösterdi:

– “İşte pamuk…”

Cumhuriyet, 7 Nisan 1990

Originally posted 2015-11-02 10:54:34.

Pat Diye Kesilen Elektrik

2 Haziran Perşembe günü, saat onbeş sularında, elektrik “pat” diye kesildi. “Arıza vardır, yakında giderilir” diye düşündüm ama, mesai bitimine kadar gelmedi. Şirket sermayelerinin yasal asgari düzeye çıkarılma süresinin son günleri ve işler çok yoğun. Bilgisayarlar durduğu için, memurlarımız da vatandaşımız da perişan oldu.

Evde de elektrik yoktu ve nedenini bilmiyorduk. Hemen telefona sarıldım ama, bilgi almak ne mümkün? Tüm elektrik arıza telefonları kilitlenmiş. Elektrik saat 21’e doğru geldi. Bu kez de kablolu TV yayını kesik. 126’dan sordum, “Birkaç gün sürebilir, güç kaynağı sorunu var” dediler… Kabloluya bağlandığıma, bilmem kaçıncı kez pişman oldum.

Ertesi sabah, olayı öğrendik de ortada bir kesinti programı yok, sadece söylentiler var. Saat 14.10 gibi asansördeyim. Üçüncü ve dördüncü katlar arasında iken kesinti yine pat diye başlayıverdi. Neyse ki, asansörden çıkarılmam fazla uzun sürmedi. Bu kez süresi dört saatten az olmadığını bildiğim için hiç olmazsa umuda kapılmadım. Akşamüstü, mahallenin bakkalı Rıdvan sattığı, dondurmaların erimesinden yakınıyordu ve bakkala gelenler arasında kesinti nedenini hala bilmeyenler vardı. Bilenlerin savurduğu küfürlerin çoğu da “çevrecilere” yöneliyor değildi…

Neyse ki sorun, Bakanlar Kurulu’nca çözüldü de, bir aylık süre varken, acaba neden daha önce çözülmedi? Kaldı ki doğru çözüm filtre takılmasında. Elektriksiz kalmayı elbette, istemiyoruz ama, güzelim Ege’nin doğasını kaybetmeyi, hiç istemiyoruz. Acaba filtreler, neden bir türlü takılmaz?

Bence, kesintinin hatırlattığı en önemli hususu, Ege’nin, inter-konnekte sistemin yeterince içinde olmayışı. “Yedi küpeli geline” Ege insanının, İzmirli’nin hiç mi katkısı yok? Ülkemin, batıya açılan penceresi Ege, geri bırakılmayı hakediyor mu?

4077 sayılı Tüketicinin Korunması hakkındaki yasa ile “Tüketici Sorunları Hakem Heyetleri” kuruldu. Tarafsız ve özerk kuruluşlar, yani bağlı oldukları resmi bir merci yok. İzmir İl Hakem Heyeti’nin başkanı benim. Hakem heyetleri, bir malın veya hizmetin, ayıplı olup olmadığına karar veriyorlar. TEAŞ ve TEDAŞ da mal ve hizmet üreten ve satan kuruluşlar…

Hakem heyeti üyesi sıfatıyla söylüyorum ki; elektriklerin ilansız, duyurusuz, pat diye kesilmesi de ertesi gün bir kesinti programı yayınlanmaması da “ayıplı hizmet”tir. Tüketici haklarının, dolayısıyla da insan haklarının ihlalidir…

Ne yazık ki; tekel konumunda olan pek çok kamu kuruluşu, yaptıkları keyfi zamlarla fatura ödeyenlere yaşattıkları sıkıntılarla ve diğer keyfi uygulamaları ile tüketici haklarını hiçe saymaktadırlar. Üstelik bu uygulamalar kanımca, “hakim durumun kötüye kullanılmasıdır” ve 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkındaki Yasaya da aykırılık teşkil etmektedir… Unutmayalım; Tüketicinin ve rekabetin korunması, günümüz demokrasilerinin “olmazsa olmaz” koşullarıdır…

Gazete Ege, 18 Haziran 1997

Originally posted 2015-11-02 10:54:30.