Skip to main content

Çipura

Babam, yaman bir çipura avcısıydı. Hangi boy çipura; nerede, ne zaman yakalanır, bilirdi. İğnesini oltasını, ona göre ayarlardı.

Çipura, mamunu severmiş, başka yeme kolay kolay gelmezmiş. Babam mamunları bir gün önceden alır, küçük-hasır bir sepette, ıslak çuvala sararak saklardı.

Yıllar sonra oğlum da Gökova’da Azmak Ağzı’nda, sardalyaları kare biçiminde kesip yem hazırladı ve sabahları gün doğmadan gidip epeyce levrek yakaladı.

Çipura mı iyi balıktır, yoksa levrek mi? Erbabı bilir.. Bana sorarsanız, besin değerleri eşit ve de şimdilerde kilosu üç-dört bin liradan satılan sardalyeninkinden de farksız.

Ben bir zamanlar, yani 1960’larda İstanbul’da çifti iki buçuk liradan satıldığı günlerde, palamutu-toriği ve uskumruyu çok sever, öğlenleri köprü altında ızgaralarını yerdim. Bazen de Perşembe Pazarı’nda ucuz beyaz şarapla palamut şiş….

Palamutu uskumruyu, birkaç kez de Cemal Süreyya ve Doğan Avcıoğlu ile birlikte yiyip üstüne köprü altında, Kız Kulesi’ne karşı, demli çay da içmiştim. Rahmetliler..

Babamın eve kocaman çipuralar getirdiği çağlarda çocuktum. Rakı içmezdim doğal olarak. Politika konuşmak da yoktu. Bu sayede, çipuramı soğutmadan yerdim. Üstüne bolca zeytinyağı, limon, salataya da koruk suyu..

Sonraları Alsancak Kordonu’nun lüks lokantalarında çipura yedim.

Bu kez artık rakı vardı, politik tartışmaların çekiciliği vardı. Politikanın ve rakının olduğu masada, güzelim çipura bile güme gider çoğu kez. Bir kısmını soğuduktan sonra yersin, bir kısmını da unutursun tabakta.

Alsancak Kordonunda çoğu kez parasını ödemeden yedim çipurayı. O lüks lokantalarda hesap ödeyebilecek kadar param pek olmadı çünkü.

Birilerine balık ısmarladıysam, çoğu kez de yabancı ülkeden gelmiş konuklara, bu protokol gereği idi ve temsil ettiğim kuruluş ödedi hesabı.

Kimi zaman da, köşeyi dönmüş bir eski arkadaşım İzmir’e gelip çipura yemek istediğinde, ben onu ağırlar, hesabı o öderdi.

Aziz Nesin’in bir hikayesini hiç unutamam: Hani, birisi köşeyi dönmüş, öteki küçük memur iki eski arkadaş karşılaşır da Beyoğlu’na giderler birlikte. Hikayenin başında köşeyi dönmüşü, dolandırıcı sanırsınız, arkadaşını zorla bara-payvona götürür, ama dolandırıcı falan değildir ve tüm hesapları da öder, güle oynaya. Köşeyi dönmemiş, altta kalacak değil ya o da boyna vestiyer ücretlerini öder.

Vay vestiyer ücretlerini ödeyen küçük memurun hali. O gün alınan maaş, vestiyer ücretine yetmez.

Cumhuriyet, 6 Şubat 1991

Originally posted 2015-11-02 10:53:40.

Mangal

Şimdi, tam mangalda et pişirme zamanı… Kuşkusuz, eğer bir bahçen ya da uygun balkonun varsa…

Ben bahçeyi yeğlerim. Mangalda et pişecekse, benim işimdir. Bahçeyi sulamak da öyle…

Bahçe sulanmadan önce; zararlı otlar, kurumuş dallar, yapraklar, ayıklanacaktır. Sonra, bütün bitkilerin yapraklarını, bir güzel yıkarım. Bir tek tozlu yaprak kalmayana dek… Su damlacıkları, güneşin son ışıklarında parlamaya başladığında sıra, köklere su vermeye gelmiştir. Kimine az, kimine çok su… Hortum, bir büyük ağacın havuzcuğunu doldurmaya başlamışsa, ben boş oturmam, mangalı, kömürü ortaya çıkarır, rüzgarın yönüne göre, uygun bir yer bulurum. Sulama biterken, mangal hazırdır. Ateşleme zamanını, mutfaktaki hazırlık belirler…

Şimdilerde mangal yakabilmek, her babayiğidin harcı değil. Güzelim bahçesi olup da mangalı olmayanları bile biliyorum. Oysa, küçük teneke mangallar var: ucuz, hafif ve de kullanılması kolay. Hangi ateş, mangal kömürünün tadını verebilir ete?

Benim çocukluğumun İzmir’inde, her evde en az bir mangal bulunurdu. Üstelik, ucuz teneke mangal değil, iki kenarı kulplu, ağır, bakır mangallardan. Üzerlerinde arada bir ızgara yapılsa da temel işlevleri evi ısıtmaktı. Alsancak’ın iç kesimindeki tüm evler mangalla ısıtılırdı. Kordon’daki tümü sakız biçimi evlerde soba, bazı otellerle kamu binalarında kalorifer de varmış. Duymuş ama görmemiştim.

Mangal, evin içinde yakılmaz. Yoksul mangalları da akşamdan akşama yakılırdı. Gün batımına yakın, sokaklar boyunca, sıra sıra dizilirlerdi. Üzerlerinde, kararmış, delinmiş, birer teneke boru… Borulardan önce alevler fışkırır, sonra kıvılcımlar; çıtır, çıtır, çıtır… Ateş böcekleri gibi uçuşur, arada bir yerimize dokunup, yakarlardı.

Kömür, tam kor olmadan içeri alınmaz, kokmasın diye de üzerine biraz limon ya da portokal kabuğu atılırdı. Yine de benim çocukluğumda İzmirliler, kanserden çok, kömür zehirlemesinden ölürlerdi…

Ateş, iyice küllendimiydi üşür, mangalı bacaklarımızın arasına alırdık. Kenarları, üzerlerine koyduğumuz ayaklarımızı, artık yakmazdı. İşte o zaman, ertesi gün yiyelim diye, küle, patates ya da kestane gömerdik. Ben ömrümde, patatesin, külde pişmişi kadar lezzetlisini hiç yemedim. Mangalı, mangal kömürü (elleme) ve de mangal kömürü külü olanlar denesin…

Kül mangalı doldurduğunda dökülmez, yağlı tencere ve tavaları arındırmak için kullanılırdı. Çamaşırda da kullanılırdı.

Mangal kömüründe pişecek köfte, özenle hazırlanmalı: Mutlaka bol baharat ister. Soğanı, sarmısağı ve maydanozu da olacak. Küçük küçük olacak. Yani, bilenler bilir, tükürük köftesi gibi…

Mangal pişiriciliğinin raconu, arada bir çöplensen de önce diğerlerini doyurmaktır. Zaten, ilk köftelerin kokusuna ekmek bansan, doyarsın. Doyanlar, birer ikişer dağılır. Ortalıktan el ayak çekilir. Sen; mangalınla, mangaldaki son köftelerin ve rakı bardağınla, başbaşa kalırsın.

Yaseminin yanına oturmuşum. Mis gibi kokuyor. Arada bir, bir damla su düşüyor üstüme. Havada tatlı bir serinlik…

Rakımdan bir yudum alıp, çocukluğuma, anneannemin evine uzanıyorum: Mangalın yanındaki yer minderinde, dizine uzanmışım. Üstüm örtülü ama, üşüyorum. Eski konsolun üzerindeki gaz lambasının ulaşamadığı karanlık köşelerde, hayalet arıyorum.

Ben şimdi, bindokuzyüz kırklı yıllardayım. Alsancak’ın göbeğinde.

Oysa televizyondan Tarkan soruyor, “Hepsi senin mi?”

Originally posted 2015-11-02 10:53:32.

Kemeraltı

Eğri büğrü, daracık ve yan sokakları ile, altlarında sinemalar, pasajlar bulunan büyük işhanları ile ve çirkin ama tarihi nitelik kazanmış küçük dükkanları ile İzmir’in hatta tüm Ege’nin ekonomik barometresidir Kemeraltı. Özellikle gündüzleri, İzmir’in en kalabalık mekanıdır, Kemeraltı. Sokakları dolduranlar, genellikle dar ve sabit gelirli insanlardır kuşkusuz. Kemeraltı esnafının müşterisi; işçidir, memurdur, emeklidir ve yine esnaftır yani. İzmir’de “marka” meraklıları, Alsancak mağazalarına veya butiklere giderler.

Bugünlerde Kemeraltı esnafı dertli. Siftah yapmadan dükkan kapatan çokmuş. Demek ki, işçi, memur ve emekli, zor durumda. Onlar hapşırınca, esnaf da nezle oluyor. Kemeraltı’nda, durgunluk da var, enflasyon da. Başka bir deyişle “enflasyon içinde durgunluk” var. Eski iktisatçılar, durgunluk ile enflasyonu bir arada düşünemezdi. Ya biri olurdu ya da öteki. Şimdiki iktisatçılar ise, adını bile koydular, Stagflasyon.

Evet, Kemeraltı çarşısı, ekonomik barometremiz yani, eğer hem enflasyon, hem de durgunluk gösteriyorsa ki gösteriyor, artık stagflasyon var.

Oysa ki; enflasyon demek, “fiyatlar genel düzeyinin, hızlı ve devamlı artışı” demektir. Mümkün müdür, hızlı bir talep artışı olmadan, hızlı fiyat artışı?

Enflasyonda, tedavüldeki para miktarı, boyuna artar ve artmaktadır. Mümkün müdür, para miktarı yani toplam satınalma gücü artarken, ekonomik durgunluk olması?

Ve mümkün müdür “kaynak tansferi” anlamına gelen bütçe açıkları sürerken, talebin azalması?

Eğer, talep enflasyonu değil de maliyet enflasyonu varsa, evet mümkündür.

Talep enflasyonu olan yerde, stagflasyon olmaz. Ancak, gelir dağılımı, geniş halk kitleleri aleyhine çok bozulmuşsa fiyatlar, yüksek faiz, yüksek kur, KİT’lerin ve hakim durumlarını kötüye kullanan kimi özel sektör kartellerinin zamları nedeniyle artmayı sürdürüyorsa, bal gibi maliyet enflasyonu olur. Bütçe açığı içinde, faizin payı, ücreti geçmiştir. Çalışana değil, rantiyeye gelir transeri yapılıyor yani. O zaman da fiyatlar artar ama talep artmaz. Stagflasyon olur yani…

Kemeraltı’nda işler kesat. Barometrenin ibresi, stagflasyonu gösteriyor.

Enflasyonumuz talep değil de maliyet enflasyonu ise eğer, maaş ve ücretlere yapılacak iyice bir zam, inanın enflasyonu azdırmaz. Olsa olsa durgunluğa son verir “stag” gider ve geriye enflasyon kalır. Ortaya çıkacak talep artışının atıl kapasiteleri harekete geçirerek enflasyonu aşağıya çekebilecek bir üretim artışı sağlayabileceği bile varsayılabilir.

Bizimki, maliyet enflasyonu ise eğer, ona karşı yeni bir silahımız da var artık: Rekabet Kurulu. Gerek KİT’lerin ve gerekse tekel konumundaki diğer kuruluşların yaptığı zamların, “hakim durumun kötüye kullanılması”ndan kaynaklanmasını engelleyerek, “tam rekabet” piyasasının gerçekten oluşmasını sağlayarak, enflasyona öldürücü darbeler vurabilir, bu yeni Kurul.

Umarım Kemeraltı kalabalığı, sadece sokakları değil, dükkanları da doldurur yeniden…

Gazete Ege, 16 Mart 1998

Originally posted 2015-11-02 10:55:17.