‘Cumhuriyet’ Kategorisi için Arşiv

Tarım Satış Kooperatifleri

Erdinç Gönenç

Türkiye’de pek çok kooperatif türü bulunmaktadır. Ancak bunların önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

  1. 1163 Sayılı kooperatifler Yasası’na göre kurulanlar,
  2. 2834 Sıyıh Yasaya göre kurulan Tütün Tarım Satış Kooperitfleri ve Birlikleri,
  3. 1196 Sayılı Yasaya göre kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri,
  4. 1581 Sayılı Yasaya göre kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri.

Bunlar içinde, ekonomik güç açısından ilk sırayı alan Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleridir.

Tariş, Çuko Birlik gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri de, kuşkusuz, üreticinin sömürüye karşı örgütlenme isteğinden doğmuştur.

Ancak, Birliklerin bugün sahip olduğu büyük ekonomik gücü yaratan temel etken, üreticiye değil, sermaye birikimine yani sömürüye yarar sağlamış bulunmalarıdır.

Birlikler 1978 yılma dek, daha çok aracı tüccarın depoculuğu görevini üstlenmişler, onların çıkarı için düşük tutulan taban fiyatlarından ürünü satın almış, depolamış ve aracı tüccarın çıkarlarının gerektirdiğince işledikten sonra onlara devretmişlerdir.

Böylelikle aracı tüccarın taban fiyatları aşarak ve bizzat alım yapmasına, dolayısıyla alım-depolama-taşıma ve finansman giderleri ile ticari risklere katlanmasına gerek olmamıştır. Tüccar, piyasa koşulları elverişli olduğunda, teminat bile istenmeksizin kendisi için ayrılmış kontenjanları kullanarak, ürünü almış, kârlılık görmediği durumlarda ise, ihracat sezonu bitinceye kadar bekledikten sonra, vazgeçtiğini bildirmiştir. İhracat sezönu kapandıktan sonra yapılan bu bildirimler nedeniyle, Birlikler birçok yıl stok devrederek zarara uğramıştır.

Ancak, depoculuk işlevi de bir ekonomik güce sahip olmayı gerektirdiğinden, Birlikler oldukça önemli bir gelişme gösterebilmişlerdir. Her ne kadar bu gelişme üreticinin ve ülkemiz ekonmisinin değil, aracının çıkarını amaçlayan ve dolayısıyla eksik ve çarpık bir gelişme ise de, sonuçta, Birliklerin elinde, istendiğinde üreticinin çıkarı için de kullanılabilecek işletmeler, depolar vs. oluşmuştur.

Başka bir deyişle, sömürüyü örgütlemeye, kişisel sermaye birikimini gerçekleştirmeye dönük gelişme, üreticilerin aracıyı toplum için gereksiz ve yararsız kılacak biçimde örgütlenmesi sonucunu vermiştir.

Böyle bir örgütlenmenin, er geç, sömürüye karşı çıkması ya da kullanılması kaçınılmazdır. Gerçekten, 1978 başından itibaren bazı birlikler, depoculuk işlevinden arınarak aracıya ürün vermemeye ve ÜRET-İŞLE-SAT ilkesi doğrultusunda gerçek kooperatif niteliği edinmeye, yönelmişlerdir. Bu tutum, üreticiye sağlanan hizmetleri hacim ve çeşit olarak önemli ölçüde arttırdığı gibi üretimde, iç ve özellikle dış satışlarda, görülmedik artışlara yol açmıştır. Öte yandan, gerçek kooperatifçiliğin ve ekonomik kuralların gerektirdiği işletme kapasitelerine ulaşmak için, hızlı bir yatırım kampanyası başlatılmıştır.

Bu gelişmelerin, bir kısım kişisel çıkarları büyük çapta zedelediği ve haksız kazanç peşindekileri fazlasıyla tedirgin ettiği kuşkusuzdur. Özellikle yeni yatırımlar, teknolojisi ilkel ve işçisi sigortasız, Özel işletme patronlarının büyük tepkisine neden olmuştur.

Birliklerde 1980 başlarında ortaya çıkan ve kamuoyuna maksatlı yansıtılan olaylar, işte bu gelişmelere set çekmek ve birliklerin 1978-1979 yıllarındaki üretici lehine kazanımlarmı geri almak üzere tertiplenmiştir. Bu dönemde üstüne eğilinmesinde yarar vardır. Gerçekten olaylar bahane edilip üretim durdurularak ürün stoklarının aracıya devri sağlandığı gibi satış mağazaları kapatılarak eşe-dosta yeniden bayilikler verilmiş, ihracat yapılmayarak birliklerin dış pazarları özel firmalara terkedilmiştir. Ayrıca yatırımlar durdurulduğu gibi, kovulan işçilerin yerine kimlerin alındığı incelenmeye değer.

Öte yandan, ilgi çekici bir gelişme, bu yıl devlet destekleme konusu ürünlerde ve özellikle zeytinyağında tüccarın alım fiyatlarının devlet destekleme taban fiyatlarının altında seyretmesidir. Örneğin 5 asit boz zeytinyağının taban fiyatı 125.-TL/kg olmasına karşın tüccar 1-2 asit zeytinyağını 82-83 TL/kg fiyata kadar düşürerek alabilmiştir.

Oysa 1976-79 ve 1978-80 yıllarında destekleme kapsamındaki tüm ürünlerde tüccarın fiyatı taban fiyatlarını aşmış ve TARİŞ tüccar ile rekabet edebilmek için birkaç kez fiyat farkı vermek zorunda kalmıştır.

Hemen belirtelim ki kooperatifin temel görevi ürünü tüccara kaptırmamak olmakla beraber, tüm ürünü işleyecek üretim kapasitelerine sahip olmaması halinde, tüccarı fiyat yükseltmeye zorlamak da önemli bir kooperatifçilik başarısıdır.

Geçen iki iş yılı ile bu yıl arasındaki fark 1978-79, 1979-1980 iş yılları taban fiyatlarının düşük saptanmasından kaynaklanmamaktadır. Geçen iki iş yılının taban fiyatları bu yılki kadar olmasa bile, artış oran açısından örneğin TARİŞ tarihinin en iyi taban fiyatlarıdır.

Bu yıl tüccarının alımı istekli görünmeyip taban fiyatların altında kalışının tek nedeni, üreticiden değil kendilerinden yana olduğunu bildikleri TARİŞ yöneticilerinin tüccarın çıkarını koruyacağına ve alımlarda pasif davranacaklarına duydukları güvendir.

1978 öncesinden farklı olarak, bu kez birliklerin depoculuk günlerinden de geriye götürüldüğü gözlenmektedir. Özellikle TARİŞ sadece üretim ve ihracatta değil, ürün alımlarında da belirttiğim gibi son derece başarısızdır. Ve ürün bedellerini bile zamanında ödeyememektedir.

Bu durum, artık birliklerin, depoculuk görevi için bile olsa varlığını istemeyen güçlerin bulunduğunu ve birlikler yöneticileri üzerinde etkinliklerinin sürdüğünü düşündürmektedir. TARİŞ yöneticilerinin görevde kalabilmesi için, son günlerde, bazı çevrelerin yürüttüğü yoğun reklam kampanyası gözden kaçmamaktadır.

Bu bakımdan, 1979 sonlarından itibaren birliklerde ortaya çıkan olayların tarafsız gözle yeniden incelenerek gerçeğin ortaya çıkarılması, militanca taraflı ve başarısız olduğu kanıtlanmış bulunan kimi yöneticilerin değiştirilmesi, birlik ve birim kooperatif kongrelerinin yeniden yapılmasıyla, üreticinin gerçek temsilcilerinin iş başına getirilmesi, birliklerin yüzbinlerce ortağının ve ekonomimizin yararı açısından zorunludur.

Cumhuriyet, 6 Mart 1981

Erdinç Gönenç’in ‘İzmir’i… (Oktay Ekinci)

admin

“Alsancak’ta doğmuşum. Yürümeyi ve konuşmayı Alsancak’ta öğrendim. Yüzmeyi, balık tutmayı öğrendiğim yer de orasıdır…”

Her yaştan sevenlerinin unutulmaz “ağabey” i Erdinç Gönenç , 18 yıl önce, böyle başladığı bir yazısını bakın nasıl noktalamış: “Düşünüyorum da, bir insan ömründen daha kısa bir sürede, güzel İzmir’i nasıl bu hale getirdik, koca bir Körfez’i nasıl öldürdük, inanamıyorum…” (Cumhuriyet, 09 Aralık 1989)

1998′de aramızdan ayrılan Erdinç Ağabey , İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki Ahmet Piriştina ‘lı yılları ve şimdiki Aziz Kocaoğlu dönemini yaşayabilseydi, belki de şöyle yazardı; “Daha dün ‘ölmüş’ dediğimiz Körfez’i nasıl da yeniden yaşama kavuşturduk; inanamıyorum…”

Aslında Erdinç Gönenç de İzmirlilerin “inanılmaz” kentli bilinçlerini simgeleyen; toplum yararına ve bilimin rehberliğine inanmış; özünde “sosyal” ve her yönüyle “demokrat” aydınlarındandı…

Cumhuriyet gazetesindeki “İzmir’im” köşesi ile benim “Çevremiz” köşem, birer gün arayla 90′lı yılların “Ege sayfası” nda yayımlanırdı. Bu birlikteliğin çoğu kez “benzer” konularla sürmesindeki neden ise İzmir’in doğa ve kültür değerlerini “yurttaş sorumluluğu” yla savunmasıydı…

O kadar ki örneğin aynı dönemin ünlü ve “ayrıcalıklı” bir konut projesiyle yaratılan “çevre tahribatı” nı dışardan gözlemci gibi yazmak yerine, kente karşı “kamusal yükümlülük duyguları” yla şöyle eleştiriyordu; “OYAK Sitesi’nde oturanlar alınmasın, bu onların suçu değil. Doğayı katlettik isek bu hepimizin suçu…” (Cumhuriyet, 04 Şubat 1990)

TARİŞ’in emektarı

Gönenç’in gazete yazılarıyla birlikte, özellikle Mülkiyeliler Birliği dergisi ve diğer kimi sivil toplum kuruluşlarının yayınlarındaki siyasal değerlendirme makaleleri kitaplaşmış…

“İzmir’im” i yayına hazırlayan eşi Sevinç Ayla Gönenç ile oğlu, imzalayarak gönderdikleri kitapta demişler ki; “Erdinç Gönenç’in yerine size hatıra olarak yolluyoruz…”

O “hatıra” lara daha ilk sayfada dalıp gidiyorum… 12 Eylül faşizminin adeta “vatan sevgisine düşmanlık” la özdeşleşen baskılarıyla Erdinç Ağabey’e bile eziyet çektirmesine “isyan” ımızı anımsıyorum…

“Bile” diyorum; çünkü Erdinç Gönenç, herkese karşı öylesine insancıl; ülkesine öylesine sevdalı ve hele yıllarını verdiği köy emekçileri ile tarım üreticilerine öylesine saygı ve sevgi doluydu ki…

“Devlet” i temsil eden herkesin şükran duyması gerekirken, “devletin güvenliği” adına çıkartılan yasalarla işine son verilmesi, 12 Eylül’ün gerçek “amacı” nı göstermeye yetiyordu…

Nitekim Ege’nin duyarlı seslerinden Ayla Selışık Tamar da emekten yana herkese saldıran darbecilerin, Erdinç Ağabey’e de neden yüklendiklerini anımsatırcasına şunları yazmıştı; “O Erdinç Gönenç ki, TARİŞ’in tüm işletmelerinde yirmi binin üzerinde çalışana.. üstelik ülkenin grevlerle felce uğradığı bir devirde.. kurumu haksız bir zarara uğratmadan; neredeyse işçisine hiç direniş yaptırmadan en güzel toplusözleşmeleri armağan etmişti…” (Yeni Asır, 11 Nisan 1998)

Bu satırlarla tanımlanan TARİŞ Genel Müdürlüğü görevinden 1980′de alınan Gönenç, Danıştay’daki davasını 1988′de kazanınca, 1992′de İzmir Sanayi ve Ticaret Müdürlüğü’ne atanmıştı.

Dicle’de yüzerken

Erdinç Gönenç, “Bana Mülkiye’ye giriş sınavını kazandıran okul” diyerek andığı “Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi” ndeki 1955-58 yılları için diyor ki: “En yakın arkadaşlarımın etnik kökenlerini bugün de bilmiyorum; çünkü hiç önemi yoktu. Dicle’nin buz gibi sularında hep birlikte yüzerdik. Üç yıl boyunca Kürt-Türk-Sünni-Alevi ayrımı bilmeden yaşadım…”

Peki ne oldu da bu “gerçek” yaşanmışlıklar, şimdi neredeyse hayal bile edilemeyecek hale geldi? Yanıtı yine Erdinç Ağabey’den: “Bizim neslin yaşadığı değişimi, insanoğlu önceden hiç yaşamadı…”

Bunun ne anlama geldiğini “İzmir’im” den okumanız için www.erdincgonenc.com‘u ziyaret etmeniz yeterli… Erdinç Ağabey’in anılarına, sadece posta bedeli karşılığında armağan edilecek kitapla kavuşabilirsiniz…

Oktay Ekinci (Cumhuriyet - 29.08.2007)
ekinci@cumhuriyet.com.tr

Sosyalist Ekonomiler ve Hizmet Sektörü

Erdinç Gönenç

Sosyalist ekonomik modelin, yakın zamanlara kadar, özellikle Sovyetler Birliği’nde çok önemli başarılar kazanmış olduğu yadsınamaz. Sosyalizm, geri kalmış bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliği’ni, gelişmiş bir sanayi toplumuna dönüştürmüştür.

Sosyalizm, açlığı ve dilenciliği ortadan kaldırmış, Orta Asya steplerinde bile görkemli kentler kurmuştur.

Nükleer teknolojide, uzay teknolojisinde Sovyetler Birliği, zaman zaman Batı teknolojilerini geride bırakmıştır.

Sosyalist ülkelerin, sanatta ve sporda ulaşmış oldukları üstün düzeyi de unutmamak gerekir.

Tıkanmanın nedenleri:

O halde, sosyalist ülkelerin yaşamakta oldukları, bence çöküş değil, ama tıkanmanın nedenleri nedir?

Sosyalist ideoloji, aşırı tüketime ve de özellikle lüks tüketime her zaman karşı çıkmıştır. Kalkınmanın ve eşitlikçi bir toplum yaratmanın zorunlu bir gereğiydi bu… Bu nedenle, toplumun tüketim gereksinimi, nicel (sayısal) olarak karşılanmış, ama nitelikte ve tüketimi çeşitlendirmede belirli bir düzeyin de altında kalınmıştır.

Seksenli yıllara kadar bu durumun önemli bir sorun yarattığı söylenemez. Ancak son on yılda kitle iletim araçları teknolojisindeki sınır tanımayan, duvar tanımayan olağanüstü gelişme her şeyi değiştirmiştir.

Artık bütün dünya halkları gibi sosyalist ülke halkları da televizyon ekranlarından öğrendikleri, Amerikan tipi tüketim toplumuna özenmektedir. Toplumun tüketim istemlerini, baskıcı yönetimlerle engelleme olanağı da artık kalmamıştır. Çünkü sosyalist ülke halkları, bireye de önem veren, özgürlükçü Batı Avrupa demokrasilerini de öğrenmişlerdir.

Buna karşılık sosyalist yönetimler, bırakınız üretimi çelişlendirmeyi ve niteliğini yükseltmeyi, tüketim gereksinimini nicel olarak karşılamayı bile başaramaz duruma düşmüşlerdir. Bu durum, son yıllarda zaten ağır aksak çalışmakta olan üretim düzeneğinin (mekanizmasının) felç olduğunu göstermektedir.

Çelişki:

Sosyalist üretim düzeneklerinin içine düştüğü bu durumun, kuşkusuz birçok nedeni vardır. Ancak ben bu yazımda bunlardan kendimce önemli gördüğüm bir tanesi üzerinde durmak istiyorum.

Teknolojik gelişme ile nüfus artışı arasındaki çelişki!

Dünya nüfusundaki hızlı artış, giderek artan sayıda insana iş olanağı yaratılmasını gerektirmektedir. Oysa teknolojik gelişme tarımda ve sanayide emek gereksinimini azaltıcı yöndedir. Bu çelişkiye bir çözüm bulunamadığı takdirde işsizliğin çığ gibi büyüyeceğine kuşku yoktur.

Çelişkinin çözümü teknolojik gelişmeden vazgeçmek olamaz.

İşsizliğe geçici bir çözüm için, belirli dönemlerde ve sınırlı sektörlerde emek-yoğun teknoloji kullanımı önerilebilir, ama ileri teknoloji kullanımından bütünüyle vazgeçilmesi söz konusu bile edilemez.

O halde ne yapmalı?

Kapitalist ekonomiler, bu çelişkiyi, bugün için hizmet sektörünü geliştirerek çözmüştür.

“Bugün için” diyorum; çünkü özellikle bilgisayar teknolojisindeki gelişme, hizmet sektöründeki emek kullanımını da tehdit etmektedir. Yine de bugün, hemen hemen tüm kapitalist ekonomilerde, en çok emek kullanan sektör, hizmet sektörüdür ve ulusal gelirin en büyük dilimi bu sektörde yaratılmaktadır.

Ülkemize şöyle bir bakalım:

Her apartmanın altında bir bakkal dükkanı yok mu? Her mahallede hemen her bankanın bir şubesi bulunmuyor mu?

Ya işhanlarımız! Kiminde yirmi-otuz avukat bürosu, kiminde bir o kadar muhasebeci…

Kahvehanelerimiz, pastanelerimiz, işportacı esnafımız.

Yeni yeni başlamış olmalı, ama yakın zamana değin bunların hiçbirini, sosyalist ekonomilerde göremezdiniz.

Çünkü sosyalist ideoloji, hizmet sektörünü, artı değer yaratmayan bir sektör olarak değerlendirmiş ve geliştirmek bir yana aşağılamıştır.

Ancak sosyalist ahlak anlayışı açısından doğru sayılabilecek bu tutum, sosyalist ekonomilerin bugün yaşamakta olduğu tıkanıklığın da temel nedenlerinden birini oluşturmuştur.

Bir ekonominin başarısı, çalışmak isteyen herkese iş bulabilmesiyle ölçülür. Bu kural, tüm ekonomiler gibi sosyalist ekonomiler için de geçerlidir. O halde, hizmet sektörünü geliştirmemiş sosyalist ekonomi artan nüfusuna nasıl iş bulmalıydı?

Bunun için iki şey yapılmıştır. Ya bazı sektörlerde ileri teknoloji yerine emek yoğun geri teknoloji kullanımı sürdürülmüş ya da işletmelere gereğinden çok fazla işçi alınmıştır.

Her iki seçeneğin sonucu da emeğin veriminin düşmesidir.

Böylece kendi iç çelişkileri nedeniyle yıkılacağı varsayılan kapitalist düzen yerine nüfus artışı ile teknolojik gelişme arasındaki çelişkiyi çözemeyen sosyalist yönetimler yıkılmıştır.

Bu görüşler, benim değer hükümlerini değil, saptamalarını ortaya koymaktadır. Hizmet sektörünü büyütmeyi, özellikle sağlıksız büyütmeyi bir çözüm olarak önermek düşüncesinde değilim.

Aslında teknolojik gelişme, emeğin verimini yükselterek insana giderek daha kısa sürede, giderek daha çok üretim yapabilme olanağı verir.

Bu nedenle de; nüfus artışı ile teknolojik gelişme arasındaki çelişkide, en hakça çözüm çalışma saatlerini de teknolojik gelişme oranında azaltarak, insana bedenini ve beynini daha iyi geliştirebilmesi için daha çok zaman sağlamasıdır.

Cumhuriyet, 17 Kasım 1991

Karadenizli Trolcüler

Erdinç Gönenç

Maliye’de görevliyken, bir kaç kere Karadeniz turnesine gittim.

Her seferinde üç-dört ay kalmıştım.

Daha sonra, Karadeniz Bakır İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olarak da bir çok kez yine gittim.

Samsun-Sarp arasını, karış karış bilirim. Ne yeşil, ne güzel bir kıyı şerididir.

Sarp’taki köprüden Sovyet topraklarını ilk kez gördüğümde, bayağı heyecanlanmıştım.

Karadeniz deyince akla ilk gelen hamsidir kuşkusuz. Bir de mısır ekmeği..

Hamsiden yapılmış birçok yiyecek tattım. Bence en güzeli, “hamsi kuşudur”.

Bir de daha çok Ordu’da yediğim, iri istavritler, ilk gördüğümde palamut sanmıştım.

Şimdilerde Karadeniz’de, kalkandan sonra hamsinin de kökü kurudu..

Pek çok balıkçı ailesi perişan.

Kimileri teknesini Van gölüne götürüyor, kimileri İzmir’e..

Temel neden, deniz kirliliği kuşkusuz. Baş sorumlusu da efsanevi Tuna yoluyla, uygar Avrupa..

Peki ama; “Trolcü Temel Reis’in” hiç mi suçu yok, artık “hamsi kuşu” yiyemeyişimizde?

Gazetelerde okudum; İzmir Körfezi’ne üşüşen, Karadenizli trolçüler, dibi tarayarak, yavru demeden yumurta demeden balık avhyorlarmış.

Sahil güvenlik botlarını görünce milyonlarca lira değerindeki ağlarını kesip, kaçmışlar. Ne de olsa, üç yıla kadar hapis var ucunda.

Ağlara yazık da Körfez’imize yazık değil mi?

“Uy Karadeniz’de hamsiyu tücettiniz da, sıra Çörfez’a mı celdu da?”

Ey Karadenizli trolcüler, Körfez’imizi biz İzmirliler, yeterince öldüremedik de, siz yardıma mı geldiniz?

Yazılarımda, balıktan çokça söz ettiğimin farkındayım elbet..

Buna bakıp beni boğazına düşkün sananlar da olabilir kuşkusuz.

Hayır boğazıma düşkün değilim. balık severim de, yemesem de olur..

Balık benim için “denizin” simgesidir.

Bol balık çeşit çeşit balık, yaşayan denizin kanıtıdır.

Yaşam denizlerde başladı.

Yaşamın tam kendisidir, Deniz.

Cumhuriyet, 5 Haziran 1991

Enflasyona Karşı Çareler

Erdinç Gönenç

Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi, hiç kuşkusuz enflasyondur. Sadece emekçi yığınların belini bükmekle kalmayıp, bugün artık ekonomimizi de işlemez duruma getiren enflasyonu, bir kaza, bilinçsiz-tutarsız politikaların eseri bir yanlışlık gibi görürsek, çözüme olanak yoktur.

Enflasyon, 1950’lerden bu yana, egemen güçlerin sermaye birikimini gerçekleştirerek kapitalist yoldan kalkınmak için buldukları, formüldür. Gerçekten, enflasyon nedeniyle ücretlilerin cebinden çıkan satmalma gücü, buharlaşıp yok olmamakta ve fakat bir başkasının, sayıları azalırken servetleri çoğalan başkalarının cebine girmektedir.

Her mahallede bir milyoner yaratma formülüyle veciz biçimde ifade edilen enflasyonist politika, giderek dozunu kaçırmış ve bu gün “Her apartmanda daire sahibi sayısınca milyoner yaratma” boyutuna erişmiştir. Evet, her apartmanda vergi elektrik-su ve ısınma giderlerini ödemekten aciz, çok sayıda milyoner…

Başlangıçta, sermaye birikiminin temel aracı olarak uygulamaya konan enflasyonist politika, büyük ölçüde amacına ulaşıp, sermaye birikimini ve çarpık ve dışa bağımlı da olsa, sanayileşmeyi sağladıktan sonra, bu kez ortaya çıkan tüketim sanayiinin ürünlerinin özellikle dayanıklı tüketim mallarının satışını sağlayacak satmalma gücünün yaratılması için vazgeçilmez ekonomik araç niteliği kazanmıştır.

Televizyon, buzdolabı, otomobil gibi dayanıklı tüketim mallarının satılabilmesi için; geri kalmış, yoksul bir ülkenin, kapitalist kalkınma uğruna daha da yoksullaştırmış insanlarına, bunların hiç olmazsa bir bölümüne enflasyon yoluyla satmalına gücü, şırınga edilmiştir.

Halka sağlanan satmalma gücü, sermayenin kârlarından sağlansa, düzeni kutlamak gerekebilirdi. Ama bu işlem kârları daha da artırmak ve sermayeye sermaye katmak üzere yapılıyor ve yasal vergiler bile ödenmeyerek devlet en önemli gelirinden yoksun bırakılıyorsa, artık sadece, kendi kendisini besleyen bir enflasyondan söz edilebilir.

Denilebilir ki, “Yani halkımız televizyon, buzdolabı veya arabadan yoksun mu kalmalıydı?” Elbette kalmamalıydı. Ancak dışa bağımlılığı azalacak yerde çoğalan temel yatırımlarla desteklenmeyen ve dışsatımı aklına getirmeyen bir sanayinin ürettiği ürünleri satmalmak mutluluğuna erenler, elektrik kısıntısından televizyonlarını, yakıtsızlıktan arabalarını, kullanamazlarsa ve bunlara sahip olmak uğruna soğuktan hastalanıp, ilaçsızlıktan kırılırsa ya da hammadde, yedek parça yokluğundan kapanan fabrikalardaki işlerini yitirirlerse hiç şaşırmamalıdırlar.

Yetiştirdikleri Canavardan Korkuyor

Başından beri savunduğumuz tez; enflasyonun, egemen güçler tarafından başlangıçta sermaye birikimini gerçekleştirmek ve daha sonra ise, mevcut düzenin çarklarını çalıştırmak için uyguladıkları, bilinçli bir politika olduğudur.

Ancak bugün enflasyon öylesine hız kazanmıştır ki artık dizginlerin egemen güçlerin elinden de kaçtığı ve onları da tedirgin edecek boyutlara ulaştığı rahatlıkla söylenebilir.

Öyle ki bugün artık çok üretim yapan bir fabrika sahibi değil, bir grev yaratarak hammadde ve mamullerini stok eden fabrikatör karlıdır. Sermaye üretime değil, çok çabuk devredildiği ticarete ya da büyük karlar getiren spekülasyona kaymaktadır. Fiyat mekanizması etkinliğini yitirmiş olup, zam gören bir malın talebi azalacak yerde artmaktadır. Daha önemlisi düzen kendi ürettiğini satamaz duruma gelmiştir. Talep olmadığından değil, satmak yerine satmamanın kârlı olmasından bugün satacak yerde yarın, yarın satacak yer de daha sonra satmanın daha karlı olmasından ötürü.

Artık “Ekonomik bunalım” değil, tam bir “Ekonomik anarşi” olarak adlandırılabilecek bu durumdan halkımızın her kesimi son derece huzursuzdur ve kuşku duyulmasın ki siyasal anarşinin de temel nedeni bu ekonomik anarşidir.

Başlangıçta bilinçi bir politika aracı olan enflasyonun egemen güçleri de rahatsız edecek boyutlara ulaşmış olması, bir yerde hata yapıldığını göstermektedir.

Acaba enflasyonu bugünkü kontrolsuz boyutlara eriştiren temel yanlış nedir?

Kanımızca bu yanlış;

1) Otomotiv sanayiinin Türkiye’de gerektiğinden çok erken kurulması,

2) Daha da önemli olarak son yıllarda izlenen ve “Yatırım enflasyonu” biçiminde adlandırılabilecek kadar ölçüsüz yatırım politikası olmuştur.

3) Türkiye’nin binek arabası gereksinimini bedelsiz ithalat yoluyla sınırlı biçimde karşıladığı ve buna rağmen bedelsiz ithalatın bile kısıtlandığı bir aşamada kurulan otomotiv sanayii, iç tüketim isteğini aşırı biçimde artırması yanında, akaryakıt kar transferi, Türkiye’de üretilen otomobillerin yurt dışından getirilen parçalarının ithali için döviz gereksinimimizi büyük çapta artırarak ödemeler dengesi sorunumuzu da önemli şekilde ağırlaştırmıştır. Ödemeler dengesi sorununun ağırlaştığı oranda sanayimizin üretim için gereksinim duyduğu ithalat yapılamamış ve sonuçta ortaya çıkan üretim düşüklüğü enflasyonu beslemiştir.

4) Son yıllarda “Hızlı sanayileşme” veya “Ağır sanayi kurulması sloganları ile yürütülen yatırım politikası, yurdumuzun birçok yerinde plansız programsız yatırımlara başlanılması şeklinde ortaya çıkmış ancak bu esasen uzun vadeli yatırımların hiçbirisi tamamlanarak üretime sokulmamıştır. Söz konusu yatırımlar için büyük iç ve dış kaynak kullanıldığı halde sonuçta bir üretim gerçekleştirilmemesi, yürüyen enflasyonu çılgınca koşmaya başlatmıştır. Geçtiğimiz dönemde enflasyonu hızlandıran faktörler arasında, kuşkusuz ülke için yararlı ancak enflasyon dönemlerinde ihtiyatla uygulanması gereken Boğaz Köprüsü gibi bayındırlık yatırımlarının da büyük rolü vardır. Bu tür projeler piyasaya milyarca liralık satmalma gücü çıkarırlar ama bu milyarların satın alabileceği herhangi bir mal üretmezler.

Enflasyonun nedenleri konusundaki bu görüşler kuşkusuz tartışmalıdır ve yanlış olabilir. Ancak son yıllarda enflasyona bu tür nedenler arandığına pek tanık olmadığımı üzülerek belirtmek isterim. Ekonomik ve dolayısıyla politik yaşantımızı yöneten egemen güçler enflasyon konusunda bir tek neden ve bir tek suçlu bulmuşlardır ve devamlı bunu işlemektedirler. Onlara göre neden, “Toplu sözleşmeler” suçlu ise “Sendikalı işçidir.”

Oysa enflasyondan “Toplu sözleşmeleri” sorumlu tutmak için işçi ücretlerindeki artışların enflasyon oranını ve verimlilik artışlarını aştığını kanıtlamak gerekir ki ben bu işi başarabilen bir bilimsel çalışma hatırlamıyorum.

İki Öneri

Enflasyon gibi dev bir sorunun bir makale ile çözümü için reçete yazmak iddiasında değilim. Ancak yine de son söz olarak ve tartışmaya açmak üzere iki öneri getirmek gerektiğini duyuyorum.

1) Yeni yatırımların gerçekleştirilmesinden çok mevcut kapasitelerin tam olarak devreye sokulmasına ve dolayısıyla üretimlerin çok acele artırılmasına öncelik verilmelidir. Ödemeler dengesi sorununu çözmeye dönük önlemler genellikle enflasyonist etkili olmakla beraber sanayiimizin durmasına yol açan ithalat tıkanıklıklarının giderilmesi açısından, bu sorunun çözülmesi, acil zorunluluktur.

2) Yatırımlarda bu aşamada, uzun vadeli büyük projelerden çok, bir iki yılda tamamlanıp üretime sokulabilen tarım sanayii gibi sanayi yatırımlarına öncelik verilmeli ve her şeyden önce başlatılmış yatırımlar tamamlanmalıdır.

Kuşku yok ki gerçek sanayileşmenin ancak ağır sanayinin kurulmasıyla gerçekleşeceğine biz de inanıyoruz.

Bu nedenledir ki bu aşama için önerdiğimiz sanayileşme tipi, bir sanayileşme modeli değil, anti enflasyonist bir önlemdir.

Cumhuriyet, 6 Şubat 1980

Yüz Para…

Erdinç Gönenç

Her ülkenin bir para birimi vardır; dolar gibi sterlin gibi, mark gibi… Bu temel para birimi yanında, bir de bozuk para birimi bulunur; sent gibi, peni gibi, fenik gibi…

Bizim de var, bozuk para birimimiz. Bilmem adını anımsayabilecek misiniz? Kuruş…

Benim oğlum “kuruş” nedir bilmiyor, hiç görmedi.

Çocukluğumda, “kuruş”tan başka bir de “para” vardı. O zamanlar Türkiye; İngiliz’lerin eski para sistemine benzeyen, üçlü bir para sistemi kullanırdı: İngiliz’lerin, peni, şilin ve sterlin’i yerine, para, kuruş ve lira..

Kırk para bir kuruş, yüz kuruş ise bir lira ederdi. “Para” nasıl birşeydi, anımsamıyorum. Belki de dolaşımdan kaldırılmıştı.

Ama, bir çocuğun bir çok şey satın almasına yetecek kadar değerli, ortası delik, metaldan yapılmış, iki buçuk kuruşları çok iyi anımsıyorum.

İki buçuk kuruş değil de yüz para denilirdi.

Yüz para ile ilgili hiç unutamadığım bir anım var. Alsancak’ta, Bornova Caddesi’ne paralel bir ara sokakta yürürken, birden gözüme, yerde parlayan bir yüz para ilişmişti. Almak üzere eğildiğimde, biraz ötede bir başkası, tozları eşeledikçe bir tane daha bir tane daha..

Yedi-sekiz tane, yüz para bulmuştum o gün.

O kadar çok metal parayı, kim ve de hiç farkında olmadan nasıl düşmüştü, bugün bile şaşarım…

Uzunca bir süre, sokakta yürürken gözlerimi yerden ayıramaz olmuştum: Belki para bulurum umuduyla..

“Yüz paralı” günlerde, bir de “yüz binlikler” diye anılan, bir aile vardı Alsancak’ta.

“Tayyare Piyango’sundan büyük ikramiye vurmuş: Yüz bin lira…

Kordon’ da, sakız biçimi bir ev almışlar.

Ben Alsancak’m en zengini diye onları bilirdim.

Yüz bin lira!

“Hepsini -yüz paralık- yaptırsalar, ne kadar büyük bir yığın olur” diye düşünürdüm. “Say say bitmez.”

Şimdilerde ise; yüz bin lira, bir fileyi zor dolduruyor.

Çoğu kişi, yerde gördüğü yüz lirayı, eğilip almak zahmetine bile, değer bulmuyor artık.

Acaba bir çocuk, yerde kaç lira bulmalı ki; benim yüz para bulduğumda, sevindiğim kadar sevinsin.

Devir; artık trilyon devri, trilyoner devri..

Kordon’daki butikler; ayıp olmasın diye, etiketlerindeki üç sıfırı atmışlar bile; iki yüz elli yazıyor, üç yüz yirmi beş yazıyor, örneğin.

İyi de ediyorlar. Rahmetli annem, rakamlara bin kelimesini eklemeye, alışamamıştı bir türlü: “Üç bin lira yerine, üç lira” derdi.

Bu ay telefon faturası, yüklü geldi. Yüz yirmi bin lira. Politika hızlandı ya…

Telefon faturasını ödemek için; tam dört milyon sekiz yüz bin adet, yüz para gerek bana..

Cumhuriyet, 28 Nisan 1991;
Gazete Ege, 14 Temmuz 1997

Yeni Bir Bahar

Erdinç Gönenç

Her yıl bu günlerde; “İzmir’ime bahar geldi” diye yazmışım, bu sütunlarda… Bu yıl da yine bahar geldi, çabuk da geldi.

Mart ayı, kapıdan baktırmayıp-kazma kürek yaktırmayıp geçti gitti.

Çok da iyi ediyor, sobada yakılacak olan, kazma-kürek değil çünkü; gazyağı. Evini ısıtırken, cebini yakıyor.

Havaların erken ısınması, Körfez’in ateşinden mi acaba?

Eğer neden buysa, karanlık ve soğuk bir yaz dönemi de gelebilir ardından. Petrol kuyuları, duman üretmeyi sürdürüyor…

Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’na çıkıyorum yine: Acaba, bir yılda değişen bir şey var mı?

Ağaçlar, biraz daha boy atmış. Yeşillik çoğalmış gibi bu yüzden.

Göztepe; gri beton duvarda, yeşil bir pencere yine. Bulvarı süsleyen lambaların bazıları kırılmış. Çocukların işi olmalı…

Ortak malımız olanı, hepimizin olanı, güzel ve yararlı olanı, korumayı öğretemiyoruz galiba.

Levent Anıtı’nm çevresindeki, oturmalıklarm bir kısmı da parçalanmış. Oysa betondan yapılmalar.

İnciraltı’na doğru yürüyeyim diyorum, yol diye birşey kalmamış. Her yerde moloz yığını…

Flamingolara şaşıyorum. Moloz yığınları, umurlarında değil, yine gelmişler…

İyi ki gelmişler. O kadarcık güzellik de mutlu ediyor insanı.

“Bulvar” yapılana dek, denize çıkan, pek az geçit vardı yalıda.

İç kesimlerde oturanlar, denize hasretti.

Ya Karşıyaka yalısına gidilirdi ya da Kordon boyuna Alsancak’a denizi görmek için, deniz doldurulup, bulvar yapılınca soluk aldılar.

Her yaz, akın akın deniz kıyısına gidiyorlar.

Kestaneciler, patlamış mısır satan, gazoz satanlar, bir alem cümbüş.

Özellikle Güzelyalı kesimi, ana-baba günü oluyor, sıcak yaz gecelerinde.

Kuşkusuz bu yaz, daha da kalabalık olacak, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı.

Nüfusumuz hızla artıyor. Güneydoğu Anadolu’dan gelenler de var, savaş nedeniyle.

Ancak, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nda; ne çay bahçesi var, ne de oturacak kanepe…

Deniz görmek için, sahile koşanlar denize sırtlarını dönmek zorundalar, yorulup oturduklarında.

Kanepeler konulmalı Bulvar boyunca; bir kaç da portatif büfe.

Denize koşanlar, bu yaz, denizi oturarak da görebilsin diye…

Şimdi tam zamanıdır.

Cumhuriyet, 1 Nisan 1991

Bir Kilo Peynir

Erdinç Gönenç

Geçen hafta pazardan, bir kilo keçi peyniri aldım. Değişiklik olsun diye.. Muğla’da sıkça alırdık. Yeniden İzmir’e döndükten sonra hiç yememiştik. Peynirimiz de hep TANSAŞ’tan alınıyor.

Pazarda, keçi peynirinin kilosu on bin lira. Ucuz.

Ucuz olmasına ucuz da neye göre ucuz?

Kuşkusuz, bugünün fiyatları genel düzeyine göre ucuz. Yoksa bir yıl öncesine, hele hele geçmişe göre, hiç bir şey ucuz değil artık..

Geçmiş deyince aklıma, öğrencilik yıllarım geldi nedense.

Mülkiye’nin giriş sınavını, maliye’nin burslusu olarak kazanmıştım. Öyle olmasa, okuyamazdım zaten.

Daha önceleri, trenle geçerken gördüğüm Ankara’ya, kayıt yaptırmak için, ilk kez gittiğimde, okulun yerini zorlukla bulmuştum. İnmem gereken durağı kaçırdıktan sonra, geriye yürüyerek..

Yurtta kalman ilk gece, gizli gizli ağlayanlar çok olur..

Sonra ilk bursumu almıştım: Tam yüzelli lira!

Yurt ücreti olan otuz lirayı düş; geri kalan yüz yirmi lira, bir ay geçinmeye yeterdi. Hem de; hiç bir önemli filmi kaçırmadan.

Bazı ay başlarında, Günseli Lokantası’nda şaraplı biftek bile yerdik.

Yaz tatili başlarken, üç aylık bursu kırdırır ve İzmir’e eve gönderirdim. Bütçemize önemli katkısı olurdu.

İkinci yıl bursumuz, yüz yetmiş beş lira oldu.

Üçüncü ve dördüncü sınıflarda ise; iki yüz elli lira aldık, her ay.

Üşenmedim, oturup hesap yaptım: Dört yıl boyunca toplam dokuz bin dokuz yüz lira almışım, Maliye’den.

Yanlış anımsamıyorsam, sekiz yıllık bir zorunlu hizmet idi dokuz bin dokuz yüz liralık toplam bursun karşılığı.

Maliye’de göreve başladıktan kısa bir süre sonra, Hazine Kontrolörü oldum, sınavla. Yıl 1962.

Hemen İzmir’e turneye gönderiler.

Cebimde onbeş günlük yövmiye farkı; altı yüz yetmiş beş lira.

Motorlu trenin restoranında, yaşantımda ilk kez, tabldot ısmarladım kendime. Yanında da buz gibi bir şişe Tekel birası.

Altı yüz yetmiş beş lira, ay sonuna kadar hem beni geçindirdi, hem de evi. Eşya falan bile aldıydık.

Maliye’ye olan borcumu; zorunlu hizmeti fazlasıyla yaparak ödedim.

Ama şeytan diyor ki, bir kez daha öde.

Git pazardan bir kilo keçi peyniri al ve Maliye’ye gönder.

Nasıl olsa keçi peyniri ucuz: Kilosu on bin lira…

Cumhuriyet, 20 Mart 1991

Güzelyalı Pazarı

Erdinç Gönenç

Geçen pazar günü, Güzelyah Pazarı’na gittim. Ucuzluk saatlerinde akşam üstü.. Kış başından beri gidememiştim. Araba olmayınca pazara gitmek zor.  Giderken neyse de dönüşte elimde torbalarla dolmuşa binmeyi gözüm yemiyor.

Adı, Güzelyah Pazarı. Ama, Güzelyah ile ilgisi kalmadı. Ta Üçkuyular’da…

Eskiden Güzelyah Parkı’nm çevresinde kurulurdu. Yürüyerek gidilir, yürüyerek dönülürdü, kolayca.

O günlerde zaten, otomobili olan pek azdı ve otomobilliler, mevyelerini-sebzelerini pazardan almazdı pek.

Dolaşmaktan yoruldunuzmuydu, Park’ta oturur, soluklanırdm biraz.

Sadece mevsiminde satılan, hormonsuz, koca koca domatesler gözümün önünden gitmiyor. Beşer kilo, beşer kilo alınırdı..

Güzelyah Pazarı, sonradan Göztepe Stadı yanma taşındı.

Arabalılar çoğalmıştı ama, yine de park yeri bulmak kolaydı.

Güzelyah dışına çıkarılmıştı ama, uzak sayılmazdı.

Zamanla oraya da alıştık. Hangi meyve-sebze pazarın neresindedir, zeytin-peynir nerededir, belledik. Fiyatlar girişte yüksek, sonlara doğru düşük olurdu.

En çok balık satılan bölümü severdim. Alamasan bile, şöyle bir dolaşmadan edemezdim. Mevsimine göre; çeşit-çeşit balık bulunurdu. Ucuz bir besin sayılırdı o günlerde balık. Lüfer, levrek bile alınabilirdi. Şimdilerde, pazar yerinin balık tezgahlarında, sardalya ile dondurulmuş Norveç uskumrusundan başka balık görünmüyor.

Güzelyah Pazarı, artık Güzelyalı Pazarı sayılmaz.

Üstelik yeri de iyi seçilmemiş. Çarşamba pazarı neyse de pazar günleri ulaşım bir dert. Yarımadadan dönen yazlıkçılar ile pazarcıların araçları, birbirine giriyor. O kargaşada araba kullanmak cambazlık.

Yayaların, karşıdan karşıya geçmesi ise, bir serüven.

Son gidişimde, pazarın girişi, bir Beşiktaş-Galatasaray maçı bilimindeki İnönü Stadı önünden farksızdı.

İnsanların büyük bölümü, malların ucuzladığı akşam saatlerini seçiyor, alışveriş için.

Haksız da değiller hani. Artık, üç-beş yüz liralık fiyat farkının bile önemi büyük, geçinebilmek için.

Pazarın içinde yürümek, büyük sorun. Reyon araları dar tutulmuş. Yolların kesiştiği noktalarda insanlar yumak oluyor, el arabaları birbirine giriyor.

Geçenlerde, komşularımızdan bir hanım, bacağını kırdı pazarda.

Bereket, arka taraftan, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’na bağlantı yapıldı da araç çıkışı rahatladı biraz. Ben, bu pazara alışamadım.

Neyin, nerede satıldığını belleyemedim bir türlü. Neresi pahalı neresi ucuz öğrenemedim.

Güzelyah’da oturanlar, Güzelyalı’ya pazar yeri istiyorlar.

Pazarlarını geri istiyorlar.

Şimdikinin adı, Fahrettin Altay Pazarı olsun..

Cumhuriyet 13 Mart 1991

Çipura

Erdinç Gönenç

Babam, yaman bir çipura avcısıydı. Hangi boy çipura; nerede, ne zaman yakalanır, bilirdi. İğnesini oltasını, ona göre ayarlardı.

Çipura, mamunu severmiş, başka yeme kolay kolay gelmezmiş. Babam mamunları bir gün önceden alır, küçük-hasır bir sepette, ıslak çuvala sararak saklardı.

Yıllar sonra oğlum da Gökova’da Azmak Ağzı’nda, sardalyaları kare biçiminde kesip yem hazırladı ve sabahları gün doğmadan gidip epeyce levrek yakaladı.

Çipura mı iyi balıktır, yoksa levrek mi? Erbabı bilir.. Bana sorarsanız, besin değerleri eşit ve de şimdilerde kilosu üç-dört bin liradan satılan sardalyeninkinden de farksız.

Ben bir zamanlar, yani 1960’larda İstanbul’da çifti iki buçuk liradan satıldığı günlerde, palamutu-toriği ve uskumruyu çok sever, öğlenleri köprü altında ızgaralarını yerdim. Bazen de Perşembe Pazarı’nda ucuz beyaz şarapla palamut şiş….

Palamutu uskumruyu, birkaç kez de Cemal Süreyya ve Doğan Avcıoğlu ile birlikte yiyip üstüne köprü altında, Kız Kulesi’ne karşı, demli çay da içmiştim. Rahmetliler..

Babamın eve kocaman çipuralar getirdiği çağlarda çocuktum. Rakı içmezdim doğal olarak. Politika konuşmak da yoktu. Bu sayede, çipuramı soğutmadan yerdim. Üstüne bolca zeytinyağı, limon, salataya da koruk suyu..

Sonraları Alsancak Kordonu’nun lüks lokantalarında çipura yedim.

Bu kez artık rakı vardı, politik tartışmaların çekiciliği vardı. Politikanın ve rakının olduğu masada, güzelim çipura bile güme gider çoğu kez. Bir kısmını soğuduktan sonra yersin, bir kısmını da unutursun tabakta.

Alsancak Kordonunda çoğu kez parasını ödemeden yedim çipurayı. O lüks lokantalarda hesap ödeyebilecek kadar param pek olmadı çünkü.

Birilerine balık ısmarladıysam, çoğu kez de yabancı ülkeden gelmiş konuklara, bu protokol gereği idi ve temsil ettiğim kuruluş ödedi hesabı.

Kimi zaman da, köşeyi dönmüş bir eski arkadaşım İzmir’e gelip çipura yemek istediğinde, ben onu ağırlar, hesabı o öderdi.

Aziz Nesin’in bir hikayesini hiç unutamam: Hani, birisi köşeyi dönmüş, öteki küçük memur iki eski arkadaş karşılaşır da Beyoğlu’na giderler birlikte. Hikayenin başında köşeyi dönmüşü, dolandırıcı sanırsınız, arkadaşını zorla bara-payvona götürür, ama dolandırıcı falan değildir ve tüm hesapları da öder, güle oynaya. Köşeyi dönmemiş, altta kalacak değil ya o da boyna vestiyer ücretlerini öder.

Vay vestiyer ücretlerini ödeyen küçük memurun hali. O gün alınan maaş, vestiyer ücretine yetmez.

Cumhuriyet, 6 Şubat 1991