Skip to main content

Balık

Evdekileri ben zorla alıştırdım. Haftada en az bir kez balık yeriz. Ya cumartesi, çoğunlukla da pazar akşamında…

Dün pazardı, Üçkuyular pazarına gittim. Balıkçı tezgahları neredeyse boş. Hamsinin kilosu onbine. Hamsi küçük olur, ama bunlar hamsi bebesi. Hani avlanma yasakları…

Bir tezgahta iki palamut gördüm. İkisi, bizim üçümüze eh yeter. Gel de al alabilirsen: Tanesi yüzbin lira, biftek bile daha hesaplı.

Bindokuzyüzaltmışlı yıllarda, Karaköy Köprüsü üstünde balık satarladı. Çingen palamutun çifti iki buçuk lira. Gülhane Parkı’ndan Kumkapı’ya kadar, çiroz sergileri uzanırdı.

Öğle yemeklerim ucuza gelsin diye, Köprü altına balık yemeğe giderdim. Ya uskumru ya da palamut ızgara. Küçük balıkçı lokantaları vardı. Ne de olsa, memur kısmına, sandaldan balık-ekmek yemek yakışmaz…

Bir de Perşembe Pazarı balıkçımız vardı: Oraya gittik miydi, özenle kızartılmış palamutun yanında, gelsin bir şişe de ucuz beyaz şarap…

Balıklardan ben, en çok uskumruyu, palamutu severim, bir de sardalyayı… Güya da İzmirliyim ama ben; isparozu, lidakiyi ve de çipurayı bile, daha az severim.

Lüfer dururken, uskumruyu; kılıç dururken, palamutu; kalkan ve trança dururken, sardalyayı sevmek; Galatasaray dururken, Beşiktaş’ı sevmeye benziyor belki ama ben, Beşiktaş’ı seviyorum, sardalyayı, uskumruyu, çingen palamutunu seviyorum.

Aslında palamutu, tanesi yüzbine bile olsa görebilmek güzel. Geçen yıl hiç göremedim gibi… Balık çiftlikleri olmasa, çipurayı da unutacağımız kuşkusuz. Havuzda çipura üretenlere saygım var, bir canlı türünü geliştirip koruyorlar. Ama alınmasınlar: Nerede onların çipurası, nerede rahmetli babamın sabaha karşı Bayraklı kıyısında yakalayıp, ıslak çuval içinde getirdiği çipuralar. Bir tanesi ile hepimiz doyardık. Bir büyük tepside, etrafına, domates, patates, patlıcan falan dizerek fırına verir ve öyle doyardık.

Balık pişirmek bir sanattır. Her balık, aynı ateşte, aynı yöntemle pişirilmez. Pişirilirse ne olur? Pişirilirse, yazık olur. Çipura ya mangal da ızgara ister ya da kara fırında fırınlanmayı. Barbuna tava yakışır, kefale bol soğan, sarmısak ve de bol baharat eşliğinde pilaki olmak… Ben sardalyayı ızgara da yapıyorum buğulama da. Benim sardalya buğulamamda sadece su, sıvı yağ, limon ve de karabiber bulunur. Parmaklarınızı yalarsınız yerken…

Diyorum ki, emekli olup, küçük bir dükkan açsam: Balık pişirip satmak için. Hergün birkaç kilo balığı, sekiz-on müşteriye, kendi bildiğim gibi pişirip satsam. Hem para kazansam, hem de balıklar iyi pişmişse, yaptığım işten, keyif duysam.

Halkım beni burs vererek Mülkiye’de okuttu. Müfettiş, müdür, genel müdür yardımcısı ve genel müdür yaptı. İyi yetiştirdi, iyi deneyim kazandırdı. Bir yıllığına Londra’da bile yaşattı. Sonradan 1402’lik olduysam bunda benim halkımın kusuru yok. Ama, benim de kusurum yok. Halkımın Danıştayı da bir yolunu buldu, beni 1402’den kurtardı. Bir zamanlar üyesi olduğum siyasal parti de bana bir il müdürlüğü bile verdi. Görevimi iyi yapıyorum. Batık denen KİT’lerden birini yönetmeyi yeğlerdim. Demiryolculuk, Atatükçülüktür. Karayollarına değil de Devlet Demir Yollarına genel müdür olmak isterdim.

Arabam yok. Yazlığım, yani bahçem de yok. Bu demektir ki; mangalda ızgara yapamam. Sermayem de yok, lokanta da açamam. O zaman, gelsin sardalya buğulama…

Ama, ben yiyorum diye tükeniyorsa balıklar, balık da yemeyeceğim. Trolle, kalleşçe avlanmış balıkları yemek istemiyorum. Misina ile savaşarak mertçe, yakalanmalı benim yiyeceğim balık.

Yaşam denizlerde başlamış. Belki de yeniden denizlere dönecek, yer kürenin patlamadığı bir kıyamet sonrası…

Ben, balık yemekten çok, balıkların yaşamasını seviyorum, masmavi denizlerde…

Originally posted 2015-11-02 10:55:18.

Kentlerin Küçük Sorunları

Büyük kentlerin, güzelleştirilmesi, yaşamın kolaylaştırılması için, elbette, metro gibi, köprülü kavşak gibi, pahalı ve uzun süren, yatırımlara gerek var. Ancak, büyük kentlerin, küçük bazı sorunlarının çözümü de yaşamı kolaylaştırabilir.

Rahmetli Vedat Dalokay, sadece kavşak düzenlemesiyle hem trafiği büyük ölçüde hafifletmiş hem de Ankara’yı güzelleştirerek büyük beğeni toplamıştı…

Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’nin önünde, Mustafa Kemal Bulvarı’ndan gelip, Konak yönüne döndüğünüz köşede, bereket ki etrafı şeritle çevrilmiş bir yer var. O yer, bir kaç kez çukur oldu. Sonra betonlandı. Yine çukur oldu. Şimdilerdeyse, bir moloz yığını. Her sabah önünden geçiyorum. Hızla kavşağa giren araçlar, onu görünce kaçacak yer arayıp, birbirlerinin üstüne seyrediyorlar. Kaza olmaması mucize, tabii benim görmediklerim yoksa. Demek ki; sadece yüz metre ötede, dev tüneller kazan, viyadükler yapan teknoloji, o küçücük çukurla başedemiyor!

İZSU aylar önce, yolların tümünü kazıp, yeni boru döşemeye başladı. Boruları döşeyip, kapattılar. Sonra tekrar kazdılar, kapatıp bir daha kazdılar. Bir ara asfalt döşenir gibi oldu. Asfaltı da kazdılar ya kapatmadılar ya da kapattıklarının molozlarını da olduğu gibi bıraktılar. Araba tamircileri, çok mutlu olmalı…

Bir de, Konak’taki metro yapımı ile viyadük yapımı için, o kadar geniş bir alanı kullanıma kapatmak gerekir miydi diye düşünüyorum. Ankara metrosu yapılırken, çalışmaları, kentliler izlesin diye bir seyir platformu yapılmış, trafiğe kapatılan alana iki eski vagonla, nostaljik kafeler kondurulmuştu. Ankaralılar’dan özür diler gibi…

Konak viyadüğü yapımında, sanırım zemin sorunu çıkmış. Çalışmalar, bana da durmuş gibi geliyor. Biz İzmirliler’in, bilgilenme hakkı yok mu?

Bir de Mustafa Kemal Sahil Bulvarı, daha doğrusu “otoyol” sorunu var. Benim gibi, o bölgede yaşayanların, denizle bağlantısını tümüyle kesti. Karşıya geçmeye korkuyoruz çünkü. “Yaya geçitleri var ya” demeyin. Onlar daha da tehlikeli. Yeşil yandığına güvenip yaya geçidinden geçeyim derken magandalar, iki-üç kez eziyordu beni. Eğer, otoyolsa, etrafını tel örgü ile çevirmek gerek. Çeşme oto-yolunda var. Eğer, bulvarsa, yapımına başlandığını sevinerek izlediğim Güzelyalı üst geçidi gibi üst geçitlerin sayısı arttırılsın. Bir de kırmızı ışık magandalarına önlem olarak trafik lambalarından on metre öncesine, kasis yapmayı denemeli. Tabii, eğer otoyol değil, bulvarsa. Ben, 56. sokak ile 76. sokağın keşistiği yerde oturuyorum. İki yıl öncesine kadar o kavşakta, haftada en az iki-üç kaza olur, çarpışan araçlar bir de park etmiş araçların üzerine uçardı. Sonra Sayın Amet Sarışın’dan rica ettim; kaşağa yakın iki kasis yaptırdı ve kaza maza kalmadı. Ama ben, 56. sokağın, İnönü caddesi çıkışından da çok korkuyorum. Çevrede birçok okul var. Öğrencilerin yüzlercesi hergün yaya geçidi bile olmayan bir yerden, İnönü caddesini geçiyor. Oysa ki; Amerikan Koleji önünden başlayan bir bela yokuş var. Kaç kez freni patlayan kamyonlar, otobüsler, Hıfzısıhha kavşağını geçtikten sonra, devrilerek durabildiler. Bir keresinde de devrilen bir belediye otobüsünde ölenler olmuştu. Hıfzısıhha kavşağına bir üst geçit yapımı şart…

Aman çocuklarımız ölmesin…

Originally posted 2015-11-02 10:55:08.

Küreselleşme ve Ekonomik Planlama

Durum’un yazı ailesine bu sayıdan itibaren Erdinç Gönenç de katıldı. Bürokrasiye Bankalar Yeminli Murakıbı olarak başlayan Gönenç, ilginç ve zengin deneyimler edindiği bir mesleki yaşama sahip. Belediye personelcilikten TARİŞ Genel Müdürlüğü’ne, KİT yöneticiliğinden İl Sanayi ve Ticaret Müdürlüğü’ne kadar uzanıyor bu yaşam. Arada siyasi deneyimlerle de süsleniyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1960’lı yıllarda yeni yeni esmeye başlayan sol rüzgarlarla beslenerek gelişen bir kültürün ürünü Gönenç. Fakat O öğrencilik yıllarında diyalektiği en iyi bilen ve yorumlayan bir solcu olarak elbette olduğu yerde kalmayacaktı, dinazorlaşmayacaktı. Aşağıdaki yazısı, O’nun bu niteliğini sergilemesi açısından ilginçlik taşıyan ve aynı zamanda halen 1960’lı yılların savlarını savunan ve bunu da marifetmiş gibi gösteren birileri için de bazı dersler içeriyor.
Ayhan Çopur

Öncelikle belirteyim ki bu yazıda, planlama denildiğinde merkezi, global ve en azından kamu sektörü için, emredici planlama kastedilecektir. 27 Mayıs’ın getirdiği en önemli yenilik bence, planlama kavramı ve Devlet Planlama Teşkilatı’dır. Bu işi öylesine sevmiştim ki; temel amacım olan müfettişlikten bile vazgeçip, DPT uzmanı olmaya çalışmıştım, olmadı…

Koşullar değişmemiş olsa, ben bugün de planlı ekonomiyi savunurdum. Oldukça küçük, büyük ölçüde dışa kapalı ve stratejik doğal kaynaklar açısından yoksul bir ekonomide; planlama hem mümkün, hem de fazlasıyla yararlıdır çünkü. Üstelik ekonominin çok büyük bölümü devletin mülkiyetinde ve kapitalist sınıf yaratmak amacıyla da kullanılsa, devletin denetimindeydi. Kıt kaynakların kullanımını, yöneticilerin bilinçsiz ve çoğu kez popülist kararları yerine, bilimsel bir planın yönlendirmesine bırakmak, akılcı bir yoldu.

Ne yazık ki bizim plancılığımız, belki ilk bir-iki yıl dışında, gerçek bir plancılık olamadı. DPT’de Teşvik uygulama Dairesi’ne dönüştü. Bugün en yoğun bürokrasinin DPT’de uygulandığını söyleyenler pek de haksız sayılmaz. Tire Organize Sanayi Bölgesi’nin, kaç dekar alana kurulacağına, onlar karar veriyorlar ve bu kararı da çok geç veriyorlar.

Günümüz Dünya’sı; teknolojik gelişmeye, özellikle de bilgisayar ve iletişim teknolojisindeki gelişmeye bağlı olarak, 1960’ların dünyasına göre çok değişti. Devlet etnik ve dinsel nedenlerle çoğalıp küçülürken, ekonomi müthiş bir birleşme ve büyüme yaşıyor. Eskinin, müteşebbis kapitalistinin yerini, kupon kesen rantiyeler alırken, yönetim de beyaz yakalıların eline geçiyor. Doğallıkla, sermaye piyasaları devleşiyor. Sermaye için ulusal sınırlar ortadan kalktı. Hemen tüm büyük şirketler çok uluslu. Özelleşirme, Thatcher ve Reagan’dan beri, egemen ideoloji. Hemen her yerde devlet, ekonomiden hızla çekiliyor.

Küreselleşme adı verilen bu olgu karşısında artık, bir plan-lı ekonomiden söz etmek mümkün müdür? Mümkün müdür; sermayenin, mal ve hizmetlerin, serbest dolaşımını engellemek? ABD, Kolombiya’nın uyuşturucu imparatorluğunu, Noriega’yı, boşuna mı yerle bir etti. Siz, bizdeki mafyacıklara bakmayın. Mafyacılığın sonu geldi. Serbest dolaşım öyle gerektiriyor.

Eğer ekonomi planlanacaksa, dünya ölçeğinde planlanabilmeli artık. Kurgu filmlerdeki gibi bir gün, dünyamız cyborg egemenliğine geçerse, onlar belki de bunu başarabilir.

Bu yüzden yapılması gereken, planlı ekonomi günlerini düşlemek değil, piyasa ekonomisinin, vahşi kapitalizme dönüşümünü engelleyerek, gerçekten serbest piyasa ekonomisi olarak yaşamasını ve hatta, sosyal piyasa ekonomisine ulaşmasını, sağlamaya çalışmaktır. Bunu başarabilmenin başlıca araçları da; doğayı (mavi gezegeni), tüketiciyi ve ille de rekabeti korumaktır.

İşletme ölçeğindeki planlamanın vazgeçilemezliğinin, emredici değil, yönlendirici ve teşvik edici ve sektörel planlamanın (örneğin tarım planlamasının) bu yazımız kapsamı dışında olduğunu belirtmekle beraber, bu noktada ülkemiz açısından gösterdiği önemi dikkate alarak tarım planlaması ve tarımsal destekleme konusunda, birkaç şey söylemek isterim; 1978-79 yıllarında, Tariş Genel Müdürü olarak pamuk, çekirdeksiz kuru üzüm, zeytinyağı ve incir destekleme alımlarını, fiilen yürütmüş biri olarak, Türkiye’nin, hangi bölgesinde, hangi ürünün, ne miktarda üretilmesi gerektiğinin bilinmediğini, yaşayarak öğrenmiştim. Şimdi de durumun farklı olduğunu sanmıyorum.

Hangi ürünün destekleme kapsamına alınacağı ve taban fiyatın ne olacağı, bilimsel değil, politik nedenlerle belirlenmektedir.

Ben, tarımda desteklemenin vazgeçilmez olduğuna inananlardanım. Tarıma devlet desteğinin, piyasa ekonomisi ile ve küreselleşmenin gerekleri ile çelişmediğini de düşünüyorum. Öyle olmasaydı; ne ABD’de ne de Avrupa Birliği’nde, tarımı desteklemekten söz edilmezdi. Fransa’da, İspanya’da patates veya domates kavgalarını unutmayalım.

Kanımca, Türkiye’de hemen yapılması gereken işlerden biri, emredici değil, ama yönlendirici-teşvik edici bir global tarım planı hazırlanmasıdır. Bunun için de öncelikle, yurdumuzun hangi bölgesinde, hangi ürünün, hangi miktarda üretilmesi gerektiğinin bilinmesi gerekir. Daha sonra, plana uygun tüm üretimin, devlet destekleme kapsamına alınması uygun olacaktır.

Ekstrem bir örnek vermek gerekirse, Ege Bölgesi’ndeki pamuk üretimi desteklenirken, örneğin fındık üretimi kendi ha-line bırakılacaktır. Karadeniz Bölgesi’nde ise bunun tersi yapılacaktır.

Tarımsal planlama olmadığı için, Aydın’ın pamuk tarlalarına, Virginia tütünü ekilmesi, tütünden başka hiçbir şeyin yetişmediği kıraç topraklardaki şark tütüncülüğünün yok edilmesi, benim içimi sızlatırken, tütüncü aileleri, gecekondu insanına dönüştürüyor…

Köylümüz, hangi ürünü ekeceğine genellikle, bir önceki rekoltenin fiyatına bakarak karar verir. Yol gösterici bir plan olmayınca, zaten başka ne yapabilir ki? O zaman da fiyatı, dünya fiyatlarının çok üzerine çıkan susam, ertesi yıl depolarda küflenmeye terk edilir.

Tarımsal desteklemede, üretim girdilerinin mi, yoksa ürünün mü destekleneceği de çok tartışılmıştır. İşte, hangi üründe, hangi tür destekleme yapılacağını belirleyecek olan da yine “plan”dır…

Türkiye’de plan kavramı genellikle, ideolojik yaklaşımla değerlendirilmiştir. Plan-pilav tartışmasında olduğu gibi.

Gelin artık, plan konusunda da pratik ve pragmatist olalım…

Durum, Ekim 1997

Originally posted 2015-11-02 10:55:05.